19 Şub 2011

Kendine rağmen devam


Kızımız, o gün çok keyifsiz uyandı. Her sabah mutlu uyanmasa da o gün bir başkalık vardı, üzerinde. Kalktı, her zamanki rutinle güne başladı. Ama içinde bir sıkıntı, boğazını sıkan yumruk, anlamadığı bir his vardı, huzursuzdu. Kitap okumaya karar verdi, kaldığı yerden satırları okumaya başladığı anda, sanki gizli bir güç onu okuduğu satırlardan alıp, yaşadığı ve yaşamadığı anlara götürüyordu. Ne okuduğunu anlamadan sayfaları çevirmiş olduğunu fark etti ve bu nafile çabaya bir son vermek için kapattı kitabı ve müzik dinlerse kendini iyi hissedeceğini düşünerek, en sevdiği albümü dinlemeye başladı. Sanki kelimeler gibi notalar da kalbine, duygularına ulaşamıyordu, o gün. Gizli güç yine devredeydi, o ne olduğunu anlamadan, müzikten de uzaklaşmış, dinleyemez hale gelmişti.

Ne yapacağını bilemediği bir anda, bir arkadaşı aradı ve her zamanki söylenen ve mızmız sesiyle ona yakınmaya başladı, daha nasıl olduğunu bile sormadan. Aslında herkesin yaptığı buydu, onu gerçekten merak edip, nasıl olduğunu soran kaç arkadaşı olduğunu düşündü, bir anlığına. Telefonda konuşan kişiyi de dinlemediğini fark etti, bir süre sonra. Karşı taraf bunu anlamayacak kadar çok ve uzun konuştuğu için sorun yoktu zaten. Ta ki; onun ardı arkası kesilmez görünen cümlelerinin, sona erdiğini fark ettiğinde. Şikayet ettiği patronunun istediği işi yapmaya vakti olmadığını, o bu işleri zaten çok iyi yaptığından bugün iki saate kadar o işi bitiriverirse; kendisine büyük iyilik yapmış olacağını söyledi, arkadaşı. Sormadı, söyledi. Kızımız, durdu, düşündü ve tamam dedi yine alışkanlıkla. Oysa ne iş yapacak ne de herhangi bir şeye konsantre olacak hali vardı. Boğazındaki yumruk nefes almasını engeller, kafası yerli yersiz zamanlara tur düzenlerken, ne yapacağını bilmez halde telefonu kapattı. Bu iş çok iyi gelmişti ona. Kendisinden kaçması, uzaklaşması için çıkış kapısı olmuştu, her zamanki gibi. Oturdu, işi yapmaya başladı, bir şey düşünmedi ve iş bittiğinde hala huzursuzluğun hakim olduğu ruh haliyle ve kendi kendine kalmanın verdiği sıkıntılı hisle kanepeye yığıldı.

Annesi geldi aklına, herkesin çok sevdiği, melek annesi. Ölene kadar kimseyi kırmamış, ne eziyet çekerse çeksin, amenna demiş, kimseye küsmemiş ama çokça üzülmüş, annesi. Uzun süren hastalığı sırasında, ona yıllarca sen meleksin deyip de sırtından geçinmiş asalakların bir tanesi bile uğramamıştı yanına. O zaman annesi ona demişti ki; hayatının kıymetini bil ve ona sahip çık. Senden başka hiç kimsenin işi değil bu. Kendini sev güzel kızım, sevdiklerinle her şeyini paylaş ama kendi değerini her zaman bil ve buna göre davran. Çok geç olmadan...

Aslında ben kimim? diye sordu kendisine. Bu sefer kaçmadan hatta çalan telefonu açmadan. Hayatımın ne kadarını kendim için yaşıyorum? Gerçekten neyi seviyorum? Kendime ne kadar değer veriyorum?
 Beni gerçekten seven insanları mutlu ederken, beni kullandıklarını bile bile, diğerlerine asla geri dönmeyecek anlarımı verirken ne yapmaya çalışıyorum?

Evet, boğazındaki yumruk gücünü azaltmaya başladı. Kusmak istiyordu, içindekileri çıkarmak.
Galiba anlamaya başlıyordu şimdi ama anladıklarıyla ne yapacağını henüz bilmiyordu.

Görsel: Ahmet Coka

11 yorum:

Eliza Doolittle dedi ki...

Şimdi anladıklarıyla ne yapacağını henüz bilmiyordu...Olsun varsın, onun da zamanı gelirdi elbet. Bir gün kendi melek annesinin öğretilerini kendi yavrusuna aşılarken, hayatını temize çekerken, ilişkilerinde bahar temizliği yaparken gelirdi farklı zamanlar...Az önce okuyamadığı kitap ve içine giremediği müzik beklerdi onun güzel yüreğini az dinlendirip de geri gelmesini. Hayat beklerdi, yeter ki hatırlamalı sabahlar olsun.

Betül dedi ki...

Ben yaşıyorum, ben nasıl mutlu olabilirim. Biliyorum. O doğrultuda yaşıyorum, kimseyi mutsuz etmemeye çalışarak. Ne de olsa yalnız yaşamıyoruz bu dünyada. Yaşam tatlı, değerli. Kimseye verilecek hesabım yok, çünkü ben buyum. Beğenmeyen almasın.Kim neyi nasıl isterse kullanırsa kullansın sen mutlu musun???

Aslısın dedi ki...

Eliza'm, bu yazdıkların da yazımın kapanış cümleleri olsun, güzel arkadaşım.

Betül, budur ve evet mutluyum çok şükür hayata.

EminE dedi ki...

kızımız pek bir tatlı öncelikle..çevresi için ideal..
kendi içinde ise doğru yolda tam gaz ilerliyor gibi..
farkındalıkların başladığı yolda..
kendinin farkında olma yolunda..
konu sıkıntı içerse de yazı çok keyifliydi..
ellerine sağlık Aslı..

Nursel Dokuzlar dedi ki...

"Galiba anlamaya başlıyordu şimdi ama anladıklarıyla ne yapacağını henüz bilmiyordu"

bu her anlamıyla güzel cümlenin üzerine bir yazı gelir benden!

machu picchu kaymakamı dedi ki...

şu ince noktayı insanlara bi türlü anlatamazsın.
anlamak istemezler inatla.

Aslısın dedi ki...

Emine, evet yola girdi en azından.

Nursel, eh gelsin o zaman.

machu picchu kaymakamı, anlamayanın kendi sorunu aslında.

aslı hayvanı dedi ki...

senin kitaplarını ben basıcam. kimseye söz verme. zilyarder olacaz ikimiz :D

Sokak Kedisi dedi ki...

Aslım,
İlk yazının finalindeki
"Tıpkı belli etmese de; onun size verdiğini sandığınız sevgi gibi" cümlesine takılıp kalmıştım ben. "Verdiğini sandığınız" derken kızımızın da bir yerde hesap peşine düşeceğinin sinyaliydi bana göre...
Bu ikinci yazının geleceğini, gelmesi gerektiğini hissettiren bir bekleyiş yarattı bünyemde haliyle :))

Ve uyanış güzeldi, umalım da anladıklarıyla mutlu olsun, aptalların daha mutlu olduğu bir dünyada, rüyadan uyanmak da, bunu kabullenmek de yorar adamı :)
Öperim

Aslısın dedi ki...

adaş, alemsin, ayıp ettin ne demek:)

Sokağımın kedisi, rüyadan uyanmak ve kabullenmek yorar doğru, boşver üzülme, eskiden daha çok yoruluyordu bence, doğru yolu bulmuş:)

Hayat ve tavla, "Ne olmak istemediğini bilmek ne olmak istediğine götürür insanı...(kessin öyledir, heralde, galiba:)" sen bunu yazmıştın yorum olarak ve ben yanlışlıkla yayınlamak yerine sildim, özür dilerim. İnsan önce hep ne olmak istemediğini bilir gerçekten de değil mi ya? Galiba öyle, emin miyiz sence:)

HayatVEtavla dedi ki...

Yok, o öyle değilde. Uzatmayayım neyse.