29 Eyl 2011

Benden adam olmasın!

Yapılmazlar yapılmak, tabular yıkılmak, yasaklar delinmek içindir. Kuzu gibi yaşamamız gerekseydi; kuzu olurduk, insan değil.

Budur, bundan böyle mottom. Bugüne kadar hiç mi yasak delmedim? Deldim elbette ama sınırlarımın katılığını fark ettikçe ezip büzesim geliyor kendimi. Zaten köşelerin içinde insan ezilip, kıvrılıyor. Kıvrılmak istemiyorum, dağılmak istiyorum öylece, sıvı gibi, akışkan olmak istiyorum.

Bana bir haller oldu, kabul. Sevdim her halimi; e- halimi de -de halimi de yalın halimi de. Aslında -e'lere, -i'lere gide gele yalın hale geleceğim. Ölürken mi ölmeden önce mi göreceğiz. Bu, bana ve kendimi tutup tutmama bağlı.

Kendimi çok tutuyorum be! Bazen bir vesileyle kameraya falan aldığında birileri; kendimi sonradan izlediğimde görüyorum bunu. Vücudumun duruşundan bile belli oluyor kendini bir kollama halinin egemenliği.
Bir akşam, eve yürürken 10-12 yaşlarında, dans kursundan çıktığı saçlarının topuzu, ayakkabıları ve kıyafetinden aşikar bir kız çocuğunun, aniden yolun ortasına atlayıp, harika bir dönüşle kendisini almaya gelen arabanın önüne uzanması hala aklımda. O zaman düşünmüştüm, asla çocukken bile bu kadar rahat hareket etmedim, böyle fütursuz olmadım, diye. İçim ezilmişti. 

O kadar güzel bir sahneydi ki; sanki çok iyi bir yönetmenin en severek çektiği sahnesiydi ve ben gerçek hayatta bunu izleme şansına erişmiş birisiydim. Gözlerimden ve aklımdan çıkmasın diye sarıp sarıp baştan oynatıyorum o sahneyi.

Neyse işte, tutulmuş ay gibi bir yanın kararırsa; ışığın hiç yansımaz ki etrafa? Oysa dolunayda, gece ayın ışığıyla her yer nasıl pırıldar, denizin üzerindeki ışık oyunları insanı büyüler, yeryüzündeki her nesne başka görünür göze.

Kurt kadın olacağıma; dolunay olurum, içim ışıldar. 
Sessiz ve mağrur dururum, varsın kurtlar bana ulusun.

Şarkı dinleyin- Ete Kurttekin -  Benden adam olmaz

28 Eyl 2011

Yaşamak o meşhur bardağa bakmaktır

Gelinliğin üzerindeyken aniden evlenmekten vazgeçmek gibi bir his dedim bugün birisine.
Hayat zor ama zamanı gelmemiş cevabı bana "zamanı gelecek" cevabı verilmiş gibi hissettirdi. Kabul ettim. Başka çarem olmadığından değil, kabullenme hali hoşuma gitti.

Her şeye rağmen, hayata asılabilmemi sevdim. Kurduğum hayali yıkmama rağmen devam edebilmemi sevdim. Sevdim bu süreçte kendimi. Öğrendiklerimi de aldım sağ yanıma, yuvarlanıp gidiyoruz işte.

Bardağın neresine baktığın önemli derler ya hep. Haklılar. Çok başka bir yerden baksam depresyonun eşiğinde de olabilirdim şu anda. O halimi bilirim, olmuştu. Hiç zevkli değil. Zevkli olmayan şeyleri yapmak istemiyorum kendime, artık.

İnsan durmadan büyüyor.
Öyle.

23 Eyl 2011

Yanık kokusu

Başlayıp bıraktığım on ikinci yazı bu. Hepsi yanık kokuyor.
Olmuyor, öylece kalıyor.

Hayal kurmak ve vazgeçmek zorunda kalmak mis kokulu hayallerden,
Böyle yaparmış insanı meğer.

Hala hayal kuruyorum evet, deliyim belki de.
Aklım yerinde değil zaten, kalbim bu kadar acırken.
Beynim avutmak, tamam ağlama artık demek için oyunlar oynuyor ona.

Ben de bakıyorum öyle.
Kendini ifade etme isteğiyle yanıp tutuşuyorum.
Onu bile yapamamak, ne demek biliyor musun?

Gör beni sadece.
Başka bir şey istemiyorum.
İsteyemem de zaten.


22 Eyl 2011

Hüzünlü gönlüm süzüm süzüm

Bazen içimde şişiyor söyleyemediklerim. Nasıl söyleyeceğimi bilmediğim için konuşamıyorum yoksa içimden geleni pat diye söylerim normal zamanda. Bu sefer, durum biraz karışık. Bilmediğimi sandığı şeyleri biliyorum ve yalan söylemesine göz yumuyorum. İncitmek istemiyorum çünkü neden yalan söylediğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Niyetinden emin olamıyorum bir de. Ya kötü niyetliyse ve tahmin ettiğim gibi değilse?

Off hayat zor be. Geçen gün minicik bir bebek haberi var diye yazdığım arkadaşımın bebeğini kaybettiğini öğrendim az önce. Çok üzüldüm ama biliyorum ki sağlıklı olacak bebekler tutunuyor annelerinin rahmine. Sonradan sorunlar çıkıp daha çok üzülmesindense henüz çok erkenken bunu yaşaması. Ama ne denir buna? Bir can gitti işte, benimsemeye başladığı, daha kalbinin atışlarını bile duyamadığı bebeğini kaybetti. Üzgünüm, çok üzgünüm.

Biliyorum ki; bir süre sonra yeni ve bu sefer kucağımıza alıp, kokusunu içimize çekeceğimiz bir bebeği olacak. Bunu ona nasıl anlatırım, anlaması mümkün müdür şu durumda? Sanmıyorum, çaresiz hissediyorum kendimi.

Hüzünlü biriyim ben. Okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar, genelde hüzünlü işte. Tuhaf bir zevk mi alıyorum yoksa olayım mı bu, bilemiyorum. Gülmek hele de en gülünmeyecek yerde gizli başlayan ve sonunda patlak veren kahkahaları seviyorum, neşeli olmayı da seviyorum. Ama kendimle kaldığımda hep bir hüzün var, beslenmek isteyen.

Derdim yok, dert mi arıyorum kendime, diye de sorduğum oluyor ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Hüzün benim sevgilim.


20 Eyl 2011

Ucundan azıcık

Oluyor işte bir şeyler. Bazı taşlar yerine otururken bazıları hala dingildiyor. Onlara basmaktan korkuyor değilim, basıyorum bileğim burkuluyor ama vazgeçecek, yolumu değiştirecek de değilim işte.

Merkezimde bir ben buldum, tamamlanmış. Sevdim onun dingin halini. Yaramazlıklarıyla, akıllı halleriyle, şaşkınlığıyla, sever, nefret eder, zaman zaman küser kafasıyla bana verdiği huzuru sevdim.


Yapraklar dökülüyor ve ben yine seviyorum çıtır çıtır yaprakları ezmeyi, yolda yürürken. Burnum ve ellerim donmuş halde, sıcacık sobanın yanına kıvrılmayı da seviyorum hala. Değişen çok bir şey yok aslında.


Her gün daha fazla yaklaşıyorum kendime. Büyük kararlar, büyük olaylar, bunu daha da mümkün kılıyor. Yakınlaşma öncesi kendimden en uzağa gidişim, hayatımın alt üst olduğundan şikayet edişim de benden. Sonunda o eksik ve red edilen parçayı alabiliyorsam kızmadan, acıtmadan içime; bütünleşiyorum işte o zaman.


Bu kadar soyut şeyden sonra gerçek hayata dönecek olursak; uçları cadı süpürgesine benzeyen saçlarımı kestirdim. İçimden gelen "ensene kadar kestir, değişik bir şekil ver "sesini en muhafazakar tarafımı devreye sokup susturdum.


Ferahladım. Saçlarımı kestirince hafiflemiş hissediyorum kendimi.
Hafifim ama yerimde sağlam duracak kadar da ağırım.


Gelsenize, ofis çok güzel!




18 Eyl 2011

Anne ile söyleşme

Sahip olduklarının farkında ol. Sağlık, mutluluk ve huzur, bunlardan daha önemlisi yok. Kendini mutsuz edecek durumlara sokmak, açgözlülük yapmak, içinde boş kalan yerleri illa dolduracağım diye debelenmek. Evet, hepsini yapıyorum, insanım. Ama insansam; elimdekileri, kalbimdekileri düşünüp gülümsemeyi tercih etmek de benim elimde.

Ne kadar dengesizim değil mi? Değilim aslında, düşe kalka yaşıyorum bir şekilde. Evet, bunu daha dengeli yaşamayı becerebilenler var ama ben hiç onlardan olamadım, anne. Ben o, bir ayar tutturup, çok önemli şeyler olmadıkça aksamayan, yerle bir olmayan insanlardan olamadım hiç. Lanetim bu benim ama buna da üzülmüyoruz değil mi anne?

İyi bir hayatının olması ne demektir? Boşlukların da olduğu ama en temel ihtiyaçlarının doyurulduğu bir hayattır. Buna sahipsen, çok da fazla düşünmemek lazım değil mi anne? Sen bana hep öyle dedin. Ama ben seni dinlemedim anne. Çok düşünüyorum, gereksiz yere yoruyorum ruhumu. Yoruluyorum ama bazen işe yarıyor be anne, haksızlık etme.

Senin dediğine geliyorum sonunda evet ama yürümeyi de böyle öğrenmedim mi anne? O zaman ilk adımımı attığımda gözlerindeki mutluluğu kim yaşatabilirdi sana? Artık yürüyebiliyor olmam seni o kadar mutlu etmiyor, biliyorum. Ama olsun, düştüğümde; elimden tutup kaldırmak, üzerimdeki tozları silkelemek için artık gücün olmasa da senden öğrendiklerimle kendimi toparlıyorum anne.

Ben de anne oldum artık hem. Şimdi ben düşen yavrumu her durumda kurtarmak için yanındayım. Onun için yaşamıyorum ama yaşamım onun etrafında dönüyor. Sen sadece bizim için yaşadın ama doğru değildi be anne. O da senin hatandı ama ben senin hatalarından da ders alıyorum.
Ben akıllıyım değil mi anne?

17 Eyl 2011

Acımıyorum, nefret ediyorum

Kendime, hatalarıma bakmadan yazacağım bugün. Bu bir geçirme yazısı, aynaya bakmadan geçireceğim. Kırıldım çünkü, acı çekerken bunları dökeyim ki; sakinken kendimle yüzleşebileyim. Yapacağım suçlamaların, ne kadarı bende de var, karar verebileyim.

İnsanlar yalancı, güvenilmez. Ağızdan çıkanı doğru kabul etme gibi bir  alışkanlığın varsa hele, vay haline. Çıkarları için, kendilerini farklı göstermek için bazen de sadece alışkanlıktan kötüler işte. Başkalarının hayatına girip, onları kandırmayı kendine hak görüyor insanlar. Acı vermek hoşlarına gidiyor ya da belki kendi yaralarını başkalarında da görmek rahatlatıyor onları. Hırs dolular, paranın, seksin, popüler olmanın peşindeler hep. Sevgi? Onu boşver, sevgiyle karın mı doyar?

Aç gözlü insanlar, doymak bilmiyorlar. Doyumsuzluk, yalanı, sahteliği, ikiyüzlülüğü besliyor. Kıskançlar çünkü kendi yaptıklarını bildiklerinden, ne kadar kötüleşebildiklerini gördüklerinden, kimseye güvenemiyorlar.

İnsan çok iğrenç bir yaratık, gerçekten. Nefret ediyorum tüm bunları düşündüğümde. Bencilliği, doyumsuzluğu ile bir yaratık işte insan. Geçecek biliyorum, yarın yine seveceğim herkesi belki öbür gün ama şu anda elimden bu kadarı geliyor. Sadece geçeceğini hatırlatmak kendime.

Sakinleşmek de istemiyorum, sakinleşirsem affederim biliyorum. Affetmek istemiyorum. Yalancıları affederek onlara iyilik yapıyor da olmuyoruz ayrıca. Yalanlarıyla yüzleşsinler, başkalarını aptal yerine koymamayı öğrensinler eğer becerebiliyorlarsa. Affedilmesinler, acı çeksinler; belki o zaman düşünmeye vakit bulurlar, kurdukları yalan dünyanın içinde yuvarlanıp giderken; ezdikleri karıncaların bir kaçı kurtulur belki.

Defolun gidin şimdi.

Müzik: Fuck you! 

Görsel: funnyaminals.com

15 Eyl 2011

İnsana dair

Bazen minicik bir bebek haberidir, insanın hayatına güzellik veren. Annesinin karnında büyüyecek. Elleri, kolları, ağzı oluşurken, bazen mide bulantısı bazen de deli gibi heyecan verecek. Yüzü, gözü, sağlığı hep merak edilecek. Binlerce plan yapılacak, endişelerle beklenecek.

Hayat hep yeniliklere gebe. Yürüdüğün yoldan başka bir sokağa sapmak, orada karşına çıkacak yeni yüzlere bakmak, gözlerinin derinliğinden içlerini anlamaya çabalamak. Bir gülümseme ile kalbinin ısındığını hissettmek ve "evet, ben buraya aitim" demek.

İlk kez dokunmak birine, heyecanla dolmak, o anı sonsuza dek saklamak.

Kendinde yepyeni bir yönü fark etmek, onunla uğraşmak, kendini değiştirmek. Büyümek, olgunlaşmak bazen çocukluğuna geri dönmek.

Biz de hayatın bebekleriyiz aslında. Her birimiz, ümitle, sevgiyle beklendik onun tarafından. Bazen yaramazlık yaptık, tokat yedik bazen iyi olduk, sırtımız sıvazlandı. Ama hep onun bebeği olduk, nefes aldığımız sürece bize bir şeyler öğretti, ders almamakta direndikçe iteledi, yeniden dene, dedi.

Hepimiz bebeğiz evet, ellerimizde kendi geleceğimizle nereye gideceğimize, hangi yolu seçeceğimize bakıyoruz, yol kenarında yürürken. Kimimiz en baştan belirlemiş hedefini, kimimiz yolda karşısına çıkanlarla şekillendiriyor, ulaşacağı yeri.

Bebekler kadar masum olmasak da artık; aslında küçüğüz, hala.

Müzik: Küçüğüm - Sezen Aksu


10 Eyl 2011

Masal

Yüreğinin sesine kulak ver. O seni götürecek. Bırak kendini onun kollarına çünkü yapacak bir şey yok. Sen ayak diresen de inat etsen de; yüreğin sende değilken, durduğun yerde değilsin ki.

Bunu öğrenemedin aslında değil mi? Hep korkaklığın arkasına saklanmayı seçtin. Bir adım atmadın, suya kendini bırakmadın, paraşütün açılacağından endişe etmeden uçaktan kendini bırakmadın ki hiç.

O zaman seninle konuşmanın manası yok. Yüreğinle konuşan kazanacak ve sen öylece kalakalacaksın. Bundan da korkarsın sen ama korkman fayda etmiyor. O, senin izin vermediğin her şeyi yaptıracak "sana rağmen". Sen sadece bakacaksın ürkek ürkek ama tamamlandığını gördüğünde; tanımlayamadığın boşlukları doldurdukça anlayacaksın, ne demek istediğimi.

Sakin ol, bu dediklerim de korkutuyor seni, biliyorum. Ninni söylediğimi varsay ya da bir masal anlattığımı; mutlu sonla bitmese de "yaşamayı" seçen bir kahramanın masalını.


8 Eyl 2011

Kadınlar

İnsanları anlatasım var bugünlerde. Hiç tanımadığım, sadece görüp de üzerlerine elbise biçer gibi hayat biçtiğim insanları.

O uydurduğum hikayelerin gerçeklik payını merak ediyorum. Yazdığım yerde bırakamıyorum kahramanları. Acaba ne kadarını doğru tahmin ettim, ne kadarında tamamen saçmaladım, merak sinsi sinsi dürtüyor beni.

Mesela bugün arabada giderken, kocaman bir köpeğin deli gibi koştuğunu gördüm. Gittiği yöndeki insanlar için endişelendim. Adam önden yürüyordu, arkasında oğlu olduğunu tahmin ettiğim 15-16 yaşlarında bir genç, arkalarında da başının örtüsü kaymış, şişmanca, elinde torbalarla yürüyen karısı.

Kadına takıldı tabii, gözüm yine. Bitkin görünüyordu, yalpalaya yalpalaya gidiyordu, onların arkasından. Üzerinde ince bir pardesü, içinde koyu renkli ve soluk bir çiçekli gömlek, dizlerinin iki karış altında rengi solmuş gri bir etek. Ayakkabıları da yıpranmıştı, kimbilir kaç yıldır taşıyorlardı onu. 

Köpek saldırsa kaçacak hali yoktu, içimden nolur o köpek o kadına bir şey yapmasın, demeye başladım. Yapmadı da merak etmeyin. Ama oğlu ve kocası dururken, kadın, neden o torbaların tümünü taşıyordu? Belki benden bir kaç yaş büyüktü ama neden annem gibi görünüyordu? Neden onların arkasından yürüyordu? 
Sanki görünmezdi, aslında hiç yokmuş gibiydi.

Hayat ne acımasız, bir o kadar da adaletsiz işte.


6 Eyl 2011

O kadın

Sürekli gülümsüyor, işi bu. Lokantanın kapısında, herkese bildiği tek İngilizce cümle olan "hoş bir yerde yemek yemek ister misiniz? Buyrun" demekle geçiyor bütün günü.

Arada, yoldan geçen tanıdıklarıyla neşeli, canlı bir şekilde sohbet ediyor. Doktor olduğunu sandığım, yaşlıca bir adama alnını gösteriyor. Saçlarını elleriyle geriye atıp, açtığı alnına bakıyor adam ve bir şeyler söylüyor ona. O da omuz silkiyor. Anlamıyorum konuştuklarını ama adamın verdiğini sandığım tavsiyeden hoşnut görünmüyor.


Yeniden yoldan geçenlere dönüp, içeri davet ediyor müşteri adaylarını. Sanırım otuzlu yaşların sonunda, saçları sarı boyalı, balık etli ve kıvrımlarıyla hareketleriyle tam bir kadın o. Kalın dudaklarına ve gülümsedikçe görünen beyaz dişlerine bakıyorum. Seksi bir kadın.


Sokaktan geçen polis aracındaki polise selam veriyor, laflıyorlar. Önünden geçen insanların bazısı aldıkları davete gülümseyerek cevap verip, yürümeye devam ediyor, bazıları da uzattığı menüyü inceliyorlar.


Ona baktığımı fark ediyor ve bazen aynı sözleri tekrarlamaktan sıkılmış bir halde, bana bakıp "offf yoruldumm ama" diyor, mimikleriyle. Beni de suç ortağı yapıyor; hoşuma gidiyor ve gülümsüyorum ben de ona.


Onun akşam evine ne halde gittiğini düşünüyorum. Konuşmaya doymaz bir hali var, kendinden motorlu kadınlardan o. Sadece bilmediği bir dilde aynı sözleri tekrarlamaktan sıkılıyor, kendi dilinde konuşmaya ise çok hevesli. Anlıyorum bunu, turist olmadığını anladığı kişileri davet edişinden ya da karşı dükkandan çıkan tombul kadınla yaptığı sohbetten.


Yine de o gece, peşine takılıp evine gitmek istiyorum onunla birlikte, görünmezlik pelerinim üzerimde. Bence yalnız yaşıyor, evin sessizliğini sevmiyor ve girer girermez müziği açıyor. Duşa girip, bütün günün yorgunluğunu üzerinden atarken, eşlik ediyor şarkılara. 

Sonra bir şişe şarap açıyor ve kanepesine uzanıp, şarabın etkisiyle güzel bir rüyaya dalıyor. Çalan kapı zili ile uyanıyor aniden ve sohbetini seven ve eve girdiğini görüp, ona koşan komşusunu içeri alıyor. Durmadan konuşuyorlar, yalnızlıktan, aşktan, yan komşunun sürekli onları gözetlemesinden, gülüşüyorlar. Şarap ikisini de mayıştırıyor ve arkadaşı gittiğinde yine yalnız kalıyor kadın.


Yatağına gidiyor ve kurmaktan asla vazgeçmediği o hayalin büyüsüyle uykuya dalıyor.

O kadının en sevdiği şarkı için tık


5 Eyl 2011

Başlık bulamıyorum Hasan Abi

Bir deşsek geçmişi, öyle çok ortak yanlarımız çıkacak ki. Ama o yaralar sadece bizde var sanıp, saklanıyoruz, taşıyoruz bir yük gibi. Çocukken yaşadıklarımızı hala o çocukmuşuz gibi sahipleniyor, utanıyor, gizliyoruz.

Eskiden olanları ve eskiden olanların bize etkilerini anlamaya çabalıyoruz. Bazen buluyoruz ama bulmak yetmiyor ki. Ne yapıyoruz bulduklarımızla? İyice sarılıp onlara, her yaptığımız harekette, arkasına mı saklanıyoruz yoksa onları kabul edip, yürümeye devam mı ediyoruz?

Siz bu soruları cevaplayın, ben başka konuya geçiyorum zira sıkıldım.

... da ne konuşacağımı da bilmiyorum ki.
Deli hallerim üzerimde yine, iyi haber. Depresiflikten iyidir, deli gibi davranınca etrafımdakiler gülüyor, ben de gülmüş oluyorum böylece. Delilik iyidir, yapın siz de.

Hem Eylül geldi, hiç bahsetmedim ben bundan. Oysa sonbahar, yaprakların dallara vedası, geçen yılı hatırlamalar falan da var. Hüzünlü de değilim bu sefer sonbahardan, kışı bekliyorum ben ilk defa hevesle.

Çok güzel bir klip izledim geçen gün. Aşkı seviyorum, aşık insanları da. İçimde tatlı bir esinti geziniyor, o klibi izledikçe. Siz de izleyin ve ben saçmalamayı keseyim. 

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü vallahi özür dilerim.
Yemin ettim bak.

Niuver - Quiereme Mucho
Sylveniko'dan


4 Eyl 2011

Öyle veya böyle

Denizin serinliği, hafiflik, bulutların tüy gibi durması gökyüzünde.
Gülen gözlerle bakan insanlar, sadece kendisiyle meşgul kafalar.
Kafalarda hoş konular, huzurlu, dingin, pamuk helva kıvamında düşünceler.

Yanaklarımda iki simetrik sivilce.
Sıktıkça aynı yerden, yeniden gelmeleri.
Yüzüme ne sürsem sivilce çıkıyor, bakım yapılmadıkça bakımlı kalan cildim.

Huzur veren bir müzik.
Aynı zamanda iç gıcıklayan.
Hafif bir rüzgar, saçlarla oynaşan.

Ayağıma girip duran kramp.
Üzerine basınca geçen ama sonra yeniden canlanan.

Perdelerin hışırtısı, kahvenin kokusu.
Klavyenin her dokunuşumda tıkırdaması.

Saçlarımın tuhaflığı, bugün aldığı kararla şekilsizliği benimsemesi
Yarın işe gidecek olmanın ağırlığı.
İlkokul çocukları gibi, arkadaşlarımı görecek olmaya sevinmem.

Hayatın getireceklerinin belirsizliği.
Belirsizlikten gelen heyecan, merak.

Durum bu. Hepsi hayatın içinden.
Hepsi bize dair.
İnsanız, ondan.
Geçer.


Bokuyla kavga eden

Tatile çıkarken, içime mayomu giyip, otobüsten denizi gördüğüm anda heyecanlandığım günler belli ki çok gerilerde kalmış. Yolculuk boyunca, o rahatsız mayonun, denize girme heyecanını bastıramadığı günler gitmiş, ne istek kalmış içimde ne de heyecan.


İnsan doyumsuz ve aynı zamanda çabuk doyuyor. Çocukken sahip olduğu heyecanı, coşkuyu, büyükken çok daha "anlamlı" bir şeyler için hissetmeyi öğreniyor. İşte doyumsuzluk da orada başlıyor.

Büyüyen gözler, hem her şeyi anlamlı görmek istiyor hem de aslında temelde anlamsızlığını görmeye daha meyilli oluyor. 

Tamam, lafı uzatmıyorum. Artık sıcağa dayanamıyorum, denizi seviyorum ama kısıtlı zamanda yüzme şansım da olsa; günde bir kez girmek yetiyor. Kaldığım oda daha çok ilgimi çekiyor, bıraksanız hiç çıkmam, serin, sakin, huzurlu.

Ayrıca, odaya yerleşir yerleşmez, içeride bir düzen kuran, oraya evi gibi davranıp, sürekli dağıtılan eşyaları toplayan ben, yalnız değilim, değil mi? İçinizde vardır mutlaka böyleleri? Lütfen olsun. Tabii otel odasını evim gibi benimseyince; dışarı, yaka paça çıkarılır hale geliyorum.

Hayır, odada geçirmedim tatili ama olabilecek en gölge yerde, hatta üşüyerek, dört günde beş kitap bitirip, bir sürü sigara içerek geçirdim. Kitaplar çok güzeldi, sigara kötü, üşümek ise; o sıcakta enteresan.

Maalesef yer seçimim beni her gün aynı dört insanla yanyana oturmaya zorladı. İki mutsuz genç kız ve durmadan iş konuşan anneleri. Kızların gözlerindeki mutsuzluktan kaynaklı olduğunu sandığım düşman bakışlar, kabusum oldu. İnsan, çocuğa, çiçeğe, çaya, başka birine bu kadar kötücül bakabilir mi? Hadi bir an baktı, o bakışlar bir an bile yumuşamaz mı, diye merak içinde kaldım. Yanlarına gidip konuşmak istedim ama bakışlarından korktum, çenem kilitlenir, hede hödö der, yerime geri dönerim, diye tırstım sözün özü. 

Çok mutlular ve tatilin bokunu çıkaracağım diye yemin edip gelmişlere, ben de biraz kötü bakmış olabilirim, bu arada. Gürültülü, anlamsız kahkahalı halleri, çocuklarının peşinden cıyak cıyak bağırmaları falan ifrit etti mi? Etti, evet. Belki kıskançlıktan belki de öyle insanlara genelde tahammülsüz oluşumdan, bilmiyorum.

Kısacası, ben huysuzum, aklım çok yerinde değil. Bir süre daha da olmayacak, kabullendim ve barıştım kendimle. Bok barıştım, barışmadım işte. Sürekli kavga halindeyim!