12 Ağu 2014

Değişelim mi Tonton?


Çöp torbası gibiyiz, doğduğumuz andan ölene kadar yaşadığımız her şeyi bilinçli veya bilinçsiz bu torbada biriktiriyoruz. Adına tecrübe diyoruz, kimi zaman işe yarayan, kimi zaman da gerçekten çöp olan muhteviyata.

Geçmişi düşünmek, kendi kendine analizler yapıp sonuca varmak filan zevkli de; sonuçta bu analizlerden yola çıkıp daha iyiye doğru bir değişiklik yapamıyorsak, hepsi yine çöp olarak kalıyor omuzumuzdaki torbada. Yani benim kalıyor, sizi bilmem.

Gerçekten değieceksek; bu analiz kısmında sonsuza kadar vakit geçirmemek gerekiyor. Çok çabuk sinirleniyorum çünkü küçükken çok baskı altında kaldım, şimdi tahammülsüzüm. Oldu canım, n'apıcaz? Bu açıklamayı geçiş kartı gibi kullanıp önümüze gelenin canına mı okuyacağız? Tabii bu da bir seçim ama gerçekten değişmekten bahsediyorsak; bir kere öfkelendiğimizde gösterdiğimiz davranışları tekrarlamayarak, başlayacağız işe. Kendini durdurmak mı dersiniz, kontrol etmek mi, ben bilmem.

Tek bildiğim, kasırganın gelişini hissettiğim anda durmak ve otomatik pilottan çıkıp başka türlü davranmak. Bu nefes almak olabilir, delirticinin yanından o an için uzaklaşmak olabilir. Delirtici çünkü ben deliriyorum. Yani ben delirdiysem; buna sebep olana da rahatça delirtici diyebilirim, değil mi?

Konu derin ama uzatacak gücüm yok. Zaten kendime yazdım bunu. Bir kaç vakada denedim ve oldu. 
Size söyleyebileceğim; fazla derinlerde boğulmayın ve bir şey değiştirmek istiyorsanız; adım atın. Her zamankinden farklı bir adım.

Sağlıcakla kalın.




5 Ara 2013

Yani


Senelerce her gün açıp içimi boşalttığım bloga girip iki satır yazacak oluyorum, bir kalp çarpıntısı baş gösteriyor. Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyormuş, anladım.

En son ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum ama tek bildiğim hayat akıp geçti ve bu sefer gerçekten de günlerimi istediğim gibi geçirip kendimi özgür hissettiğim bu hayatı çok sevdim.

Ben hep mi bu hayatı istedim, sonradan mı böyle oldum, bilemiyorum. Hayata dair planlar yap da hayat sana nanik yapsın özlü sözüne katılmakla beraber, tamamen plansızlık insanı nereye götürür diye de bir durup düşünmekten zarar gelmez.

Aslında sen plan yap da olursa olur, olmazsa B planından devam edersin filan mı demek istiyor o söz?
Yani o zaman bir de B planı mı yapmak gerekiyor? E hani akışta olacaktık? 

Bakmayın sorduğuma, ben cevapları kendimce biliyorum. Size iyilik olsun diye sordum, azıcık düşünün de beyniniz paslanmasın. Hem küstah hem de çirkinim sanırım.

Havalar soğudu ve evden ancak vinçle çıkarılacak kıvama geldim. Seviyorum evde olmayı. Burası benim inim ve ben de kışın gerçek bir ayıyım. Uyuma kısmı hariç inimde sessiz sessiz takılıyorum. Arada iş için evden uzak kaldığım her gün, tek hayalim evin sıcağına kavuşmak oluyor. 

Sığınacak bir yerinin olması, gerçekten şükretmek için yeterli bir sebep. Bunu da bir düşünün. Minnet duyulacak bir sürü insana, koşula sahibiz de işte onlar çantada keklik diyoruz, değil mi? Demeyin öyle, hepsi akışta. Bir bakarsın akıntı alıp götürüvermiş senin yatağından onları. Sonra ağla, dövün, ne fayda? 

Böyleyken böyle. Kalın sağlıcakla.


13 Tem 2013

Olmadı ot ol



İleriye dönük plan ve programlar yapıp hayatı bunlara bağlı yaşamak ya da yaşamaya çalışmak, insanın bağımlılığı olsa gerek. Hayat bir şekilde akıyor ve sen de plan yaptığın için kendini güvende hissediyorsun. Hedefler koymayı, programladığın gibi yaşamaya çalışmayı da başarı olarak görüyorsun.

Oysa asıl meziyet, yaprak olmak. Koşullar elverdiği sürece hayatta kalmak ve gerektiğinde yapıştığın dalı bırakıp ağacına veda edebilmek. Sonra rüzgar seni çimlere mi karıştırır, çöpçünün kovasına mı gidersin, bilemem. Başına gelene üzülmez ya da sevinmezsin. Sadece varolur, zamanın dolduğunda da fiziken yok olursun. Ruhun ne yapar, ne eder bilmiyorum, hoş onu bilen de yok ya.

Eğer yapraksan, ruhunun nereye gittiğinin bir önemi de yok. Yaşarken ya da ölürken bile direnmiyorsun ki ölümden sonrasının peşine düşesin. İnsan değil, yapraksın. Ayrıcalıklısın çünkü bu hayata sadece varolmaya geliyorsun. Yapraklığın gereği nasıl yaşaman gerekiyorsa öyle yaşıyor ve ölüyorsun.

Acı yok, sinsi planlar, katliamlar, yalanlar yok. Öfkeden, coşkudan, mutluluk ve üzüntüden özgürleşmişsin. Ot gibi yaşamak diye aşağıladıkları ama asla ulaşamayacakları o mertebedesin. Düşünsene, çıldırırsın! Ama sen yapraksın, çıldırmak da yok.

Yaşasın yaprak olmak!

(Hem yaprak olsaydık ağacın kıymetini de daha çok bilmez miydik?)

7 Nis 2013

Kafatilki

Gidişatı yavaşlatmak ya da pause'a (duraklat) basmak istiyorum, bazen. Sırf içimdeki freni boşalmış kamyon, yokuş aşağı, önüne geleni ezip geçmesin diye. Araba kullanmayı bile bilmezken kamyon metaforuna bağlamam çok harika oldu. Ama bir yaya olarak freni tutmayan kamyonun nelere sebep olabileceğini tahmin edebilirim yani.

Neyse, çocukken izlediğim bir dizi vardı, sihirli güçleri olan sarışın, sevimli kız çocuğu işler sarpa sardığında iki elinin işaret parmaklarını havada birleştirir ve hayatı dondururdu. O arada donmayan tek kişi olarak, sahnede istediği değişikliği yapar ya da bir sonraki hamlesini düşünmek için zaman kazanırdı. Ben de o güçten istiyorum. İçimden ani bir dalga gibi gelen ve patlamazsam iki dakika içinde geçecek olan öfkeye karşı zaman kazanmak için. Evet, onu yönetecek kudret içinde, sihirli güç de içinde minvalindeki sıkıcı cevaplarınızı duyar gibiyim şu an.

Hafta sonunda bir günlüğüne Ankara'ya gittim ve anne evinde Karışık Kaset'i okudum. Kitaptaki kahramanın anlattıklarına benzer şeyleri yaşar ve aynı şarkıları dinlerken, kendimi kapattığım odamda, geçmişe yolculuk etmiş gibi oldum, kendi geçmişime. Bu yolculuk için daha anlamlı bir tercih olamazmış. Bu nedenle, bilinçsizce yaptığım bu seçimden ötürü huzurlarınızda kendimi ya da bilinçaltımı, öpüyor ve okşuyorum.

Araya bir yolculuk, bir partı ve bir kitap sıkıştırdığım, duyguların her manada şelale olduğu bir hafta sonu bittiği için memnun olduğumu söylersem yalan olmaz. İki günün özetine baktığımda, kendim için tek dileğim; dünyaya bir daha gelirsem; dengeli, tutarlı ve sakin bir insan olmak. Bu yaşamdan hiç ümitli değilim zira.
Çok yoruldum kendimden.








31 Mar 2013

Başka kimleri var ki?


Her gün beslediğim ve en az yarım saat burnumun içine kadar girip kendisini sevdiren köpeciğimle Cuma günü yine bankta uzun uzun seviştik ve severek ayrıldık. Aradan üç dört saat geçti ve ben eve dönerken baktım ki benimki yolun ortasında güneşleniyor. Yanına gidip her zamanki gibi başını okşamak istedim ve o anda elimi ısırmak için hamle yaptı ve hırlayarak, saldırı pozisyonu aldı. Neye uğradığımı şaşırdım ve normalde çok korkmam gerekirken korkudan çok hayal kırıklığı yaşadım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yere oturdu ve suçlu gözlerle bana baktı.

Eve gelir gelmez pencereden onu dikizlemeye başladım. Benim gibi onları hep seven kızcağızın yanına da kuyruğunu sallayarak gitti ve kız tam okşamak istediğinde elini ısırdı. Bugün de yan komşuya aynısını yaptı. Büyük ihtimalle bir şey yaşadı ve ben severken kendimden geçtiğim köpeciğime şu anda dokunamıyorum çünkü tehdit gibi algılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Dili olsa konuşurduk, anlatırdı o da bana ama sadece suçlu suçlu bakabiliyor.

O gün Belediye'den bir takım adamlar, ellerinde sopalarıyla etrafta dolanıyorlardı ve ben camdan fırlayınca minibüslerine binip gitmişlerdi ama belki sonradan geri geldiler ve  hayvanlara bir şey yaptılar, bilemedim. Çok üzgünüm. O kadar uysal ve sevgi dolu bir hayvandı ki mutlaka çok fena bir şey yaşatmışlar ona. Ama komşuyla anlaştık ve şimdilik sadece yemek verip okşamaktan kaçınarak, sakin sakin yaklaşıp onu yeniden eski haline döndüreceğiz.

Aynı gün, kuzenim, Facebook'ta yukarıdaki ilanı yayınlamıştı. Onları sürekli koruyup kollayacak bir sahipleri olmadığı için sokakta her türlü tehlikenin hedefi olan bu yavrucuklara yardım etmek isterseniz diye ben de sizinle paylaşmak istedim. Onlar için durmadan koşturan bir sürü iyi yürekli insan var ama kısıtlı kaynakları ancak bizim de katkılarımızla kısıtlı olmaktan çıkacak.

Yardımımıza ihtiyaç duyan canlılar için bir şeyler yapmak, bizi mutlu eder, kalbimize iyi gelir. Siz de ilanı paylaşarak ve Barınak Gönüllüleri Derneği'ne destek olarak Carlos'a yardım etmek ister misiniz? 




27 Mar 2013

''Hata vermek'' kolay




Her şeyi bildiğimizi, anladığımızı sanıyoruz. Oysa olan bitenin pek azını anlıyoruz ya da biliyoruz. Kendimizi bile tanımaktan korkarken, dünyada olup bitenleri kavramış gibi yapmak, nasıl bir ahmaklıktır?

Daha kendi duygularına dokunmaktan ölesiye kaçınan insan evlatları, nasıl oturup da diğerlerinin davranışlarını yorumlar hatta yargılarlar? Tembellik midir, korkaklık mıdır, tez canlılık mıdır, nedir bu?

Hadi bunu bir yana bırakalım, duygularımızdan korkmayı, uzak durmayı kim öğretiyor bize, onu söyleyin siz. Anamız, babamız diyeceksiniz ama onlara kim öğretti peki? Kendine yaklaşma bile konuyu hep diğerlerinin üzerinden götür ki dedikodu olsun, yanlış anlaşmalar olsun ama asla mevzu ''sen'' olmasın. 

Bir yandan da beni yanlış anlıyorlar diye ağlamalarımız var ama. Sebebi bana kalırsa gayet net: Kendimize bakamazsak, dışarıdan nasıl göründüğümüzü dinlemezsek, bizim gibi otomatik yargı makineleri tarafından notumuz veriliverir, işte.

Zihnimiz, kısa yolu sever, çabuk sonuca ulaşmak ister ve biz ona merak ve soru sorma fonksiyonlarını yüklemezsek kısaca ''hata'' verir. Neticesi de ''iletişimde sorunlar yaşıyorum, kimse beni anlamıyor, ben insanları hiç anlayamıyorum'' olur. 

Ne ekersek onu biçeriz ya, yargı ekince kopukluk biçiyoruz. Gittikçe uzaklaşıyor, yalnızlaşıyor ve sevgisizleşiyoruz.

Abartmıyorum, olan bu.

25 Mar 2013

Bizi bağlayanlar

Ortak noktaları, aynı mahallede oturmak ve aynı köpeği sevmek. Her karşılaşmaları, o köpeği besliyor ya da seviyorken oluyor. Göz göze gelip kibarca gülümsüyorlar ve yollarına devam ediyorlar.

Tanışmamalarına rağmen, o köpeğe duydukları ortak sevgi nedeniyle birbirlerini de seviyorlar. Sevgi böyle bir şey. Çoğalabilen, bağlayan, mutlu eden.

Birbirlerine tek kelime bile etmişlikleri yok, gözleriyle selamlaşıyorlar. Zaman zaman birbirlerini uzaktan izliyorlar. Biri pencerede, diğeri sokakta, yine o köpeği severken. Biri, elini sürmek istemiyor köpeğe ve dokunmadan gözleriyle seviyor. Diğeri, dokunuyor, okşuyor ama hemen arkasından cebinde taşıdığı ıslak mendille ellerini temizliyor. Sevginin yanı sıra titizlik de ortak noktaları olabilir. Kim bilir?

Merhabalaştıkları, arada sohbet ettikleri komşulardan daha değerliler, birbirleri için. Konuşmalarına gerek yok. Diğerleriyle paylaşmadıkları özel bir sevgiyi paylaşıyorlar, bu da nezaketen edilen sohbetlerden daha kıymetli. Nezaketen konuşmamaları bile bunun kanıtı aslında. 
Öyle değil mi?

21 Mar 2013

Facebook sorunsalım

Facebook'taki arkadaşlarımla diğer sosyal mecralarda takip ettiğim kişileri bir arada düşünemiyorum. Kendimi de onlarla beraber toplaşıp otururken düşünemiyorum zaten. Hatta aynı insanın arkadaşları olamaz bunlar dersiniz, bir göstersem size paylaşılan yazıları, fotoğrafları filan.

Birinde, geçmişten ya da bugünden, zorunluluk nedeniyle silinemeyen bir takım insanlar, diğerlerinde ise istediğim zaman haydi eyvallah diyebildiğim bir takip listem var. Birileri akrabalık gibi mecburen varlar, diğerleri arkadaşlık işte. Kafanın uyduğu ya da ilgini çektiği yere kadar.

İnternette, ''Allah'ını seven bir milyon kişi bu fotoğrafı beğenir'' fotoğrafını gizle tuşuna basar, görmezden gelebilirim ama onu beğenmek kaydıyla benim sayfama düşüren kafayla yanyana dursam neresini saklayacağım, neresine basacağım? 

İçim köpürüp huzursuz olacağıma görüşmem, olur biter. İşte bu da beni sosyal bir kelebek olmaktan alıkoyan en önemli faktör. Konuştuğu anda tüylerimi diken diken edecek bir insanla aynı ortamda çalışacağıma ya da oturacağıma, yalnız kalır, kendi kafa sesimi dinlerim. O bile daha iyi ki kafa sesi kötüdür. Yani şahsen benim kafa sesim insanı yaşadığına pişman edebilir, isterse.

Bu arada yukarıdaki örnek en masumu. Daha ne vahşi yorumlar, yazılar, fotoğraflarla karşılaşıyor insan, bilirsiniz. Neyse madem o kadar şikayetçisin kapat hesabını diyorsanız içinizden, hesap kapatmak tarzım değil. Denk geldikçe o kişilerin yazdıklarını gizle seçeneğini kullanıyorum ama yine de öyle veya böyle tanışım, arkadaşım olmalarından mütevellit bir isyan hali oluyor, bu yazıyla şahit olduğunuz üzere.

Kanla beslenenler, homofobikler, dürtmeden duramayanlar vesaire vesaire. Böyle gider liste.
Nezaketen devam eden ilişkiler. Neyse en azından sadece internet üzerinde. 
Buna da şükür değil mi? 

Bu yazıya ''Evet'' diye yorum yaz ve fotoğrafa bak. Çok şaşıracaksın!







19 Mar 2013

Yanlış ''doğrular''

Kendince, yıllar içinde toparlayıp benimsediğin doğru ve yanlışların penceresinden bakıyorsun hayata. Bazen öyle yanlış ''doğruların'' oluyor ki; hayatının canına okuyorsun ama ruhun duymuyor.

Evet, yanlışlarla doğruların yer değiştirdiği de oluyor, sen değiştikçe ki bu bence iyi haber. En fenası, farkında olmadığın yanlış algıların, bazen ilişkilerin sonunu getiriyor. Hatta o sona hayıflanırken bile anlayamıyorsun nasıl o hale geldiğini, sebebin hiç kimse değil, bizzat kendin olduğunu.

Daha iki hafta önce, arkadaşlarımın yüzüme çat diye vurduğu bir gerçeği, ben nasıl aylardır göremiyordum diye kudurup duruyorum, şu an. Aslında mutluyum çünkü o gerçeği fark ettiğim an, mucizevi bir şekilde sorunum olduğunu düşündüğüm şeyi çözdüm. Her zaman bu kadar şanslı olmayacağımı da biliyorum ama olaya bakış açımı değiştirdiğim an, gördüğüm şeyin şekil değiştirişine tanık oldum.

Sözün özü, arada algıları yoklamak, bir sorun varsa ona farklı yaklaşabilecek insanlarla konuşmak, sorgulamadan kabullendiğimiz düşüncelerimizi azıcık kurcalamak iyi geliyor.

Rastgele.


18 Mar 2013

Gün

Sabah erken kalkıyor, akşamdan suyunu hazırladığı çaydanlığı ocağa koyup, kaynamaya bırakıyor. Pencereleri açıp evi havalandırıyor ve bir yandan yatakları topluyor. Güzel bir başlangıç için müzik lazım değil mi? Radyoyu açıyor ve günün nasıl geçeceğini belirleyen ilk şarkıyı dinlemeye başlıyor ve o günün hissini tespit ediyor. Kaynayan suyla çayı demliyor ve kahvaltısını hazırlamaya başlıyor.

Peynirsiz ve domatessiz bir kahvaltıyı geçiştirme olarak gördüğü için tabağa ilk onları koyuyor. Yumurtanın haşlanmasını bekliyor ve haşlanmış yumurtayı zeytinyağı, pul biber ve kekikle süslüyor. Kahvaltı tepsisine çay fincanını da koyup artık açlıktan gözü dönmüş bir şekilde masaya oturup her lokmanın tadını çıkarıyor.

Kahvaltısı bittiğinde, öğrencilerin ve işe gidenlerin koşuşturmasını izliyor camdan. Mis kokulu çayın ve güzel müziğin etkisiyle sokaktaki herkes sanki dans eder gibi geliyor. O da ayağıyla tempo tutarak onlara eşlik ediyor.

Sokak boşalıp sakinlediğinde, çayını tazeliyor ve kitabını alıp koltuğa oturuyor. Bir iki saat sonra bir film seçiyor ve kitaptaki kahramana veda edip filmdeki esas kadınla selamlaşarak, içeri giriyor. 

Film bittiğinde, saat artık öğlene yaklaşmış. Eşofmanlarını giyiyor ve yine müzik eşliğinde kendisini sokağa atıyor. Parkta yürürken, kuşların cıvıltılarına kıyamıyor ve müziği kapatıp, doğanın müziğini dinlemeye başlıyor.

Bir saatin sonunda yorgun ama mutlu bir şekilde eve dönüyor. Duştan sonra çay ve kitapla günün belki de en güzel saatlerinin tadını çıkarıyor. Öğle yemeği, akşam üzeri koşuşturması ve havanın kararmasıyla ev halkının dönüşü, akşam yemeği derken koskoca bir günü daha bitirmiş oluyor.

Bir sonraki gün için plan yapmaya fırsat bulamadan sızıp kalıyor. Zaten yaptığı planlar da hep bu döngüyü devam ettirmek üzerine oluyor. 
Çünkü istediği bu.

9 Mar 2013

Zamana rağmen aynı

Karanlık bastırmış, sokak tenhalaşmış. Manavın pırıl pırıl yanan ışıkları, tezgahtaki meyvelerle sebzeleri, gündüz olmadığı kadar renkli ve çekici gösteriyor. O görüntüye bir anda kilitleniyorum ve otuz sene öncesinde buluyorum kendimi.

Ankara'nın kupkuru soğuğunda, bir Cumartesi akşamı. İnsanlar, alışverişlerini tamamlayıp evlerine koşma derdinde. Havada kömür kokusu. Annemin elinden tutmuşum ve Sakarya Caddesi'nde, kasaptan manava ve oradan peynirciye gidiyoruz. En çok kasabı seviyorum. Kıpkırmızı, lokum gibi etleri alıp kıyma makinasından geçirişi, kocaman bıçağıyla kesip temizleyişi, iştahımı kabartıyor. Yamyam olabilirim diye düşünüyorum zira o etleri verse çiğ çiğ yiyebilirim gibi geliyor.

Soğuk, ellerimi ve yanaklarımı ısırıyor. Eve gidip ısınmak istiyorum ama bir yandan da eve hiç gitmek istemiyorum. 
Tıpkı şimdi olduğu gibi.


27 Ara 2012

2012 Son

Kapanışı neyle yapsam diye düşünüp bir türlü bulamadım.
Belki de ilk defa çok ''bana özel'' geldi yazacaklarım ve durdum.

Eski Aralık sonu yazılarını hatırlamıyorum ama yılın bu döneminde hep izin alırdım ve kendimi eve kapatırdım. Kötü hatırlıyorum, son bir kaç senenin bu zamanlarını.

Şu anda kendimi iyi hissediyorum. Benim için önemli kararlar aldığım bu yılı,  tatlılıkla gönderip gıcır gıcır bir yıla ''n'aber canım?'' samimiyetiyle başlamaya hazır hissediyorum kendimi.

İçimi dökmeyince çok yüzeyselim, evet. Açılasım gelmedi, günlük. 
Bu seferlik affet.

Sevgiyle,





4 Ara 2012

Adıyla soyadıyla gurur duymak?

Aidiyet hissi, tutunmayı sağlıyor. Tutunmak ise hareket kabiliyetini engelliyor. Adına, soyadına, yaşadığı topraklara, öğütlenenlere, inanç sistemine tutunmak, kendini ait hissetmek, güçlü mü kılıyor insanı?

Ayakları üzerinde durmak için kendi ayaklarının dışında bir şeye ihtiyacın yok aslında. Dışarıdan bir güç, sana dayanman için destek olmuyor, sen bunu düşünerek, kendini kandırıyorsun.

Ne adım, ne soyadım, ne de doğduğum yer nedeniyle, başka isimde, başka yerde doğmuş birisinden farklı olduğumu iddia etmekten kaçınıyorum. Farklılıklarımız ya da aynılıklarımız var. Neye, nereye ait olursak olalım, bu böyle.

Tutunmak, hareket kabiliyetini engelliyor dedim ya; aslında bazen de ters etkisi oluyor. Kendilerini ait hissettikleri mekan, ideoloji, inanç nedeniyle insanlar, tek başlarına yapmayacaklarını gerçekleştirecek özgürlüğü ve gücü buluyorlar, kendilerinde. Savaşlar nasıl çıkıyor? Bir şehir, sil baştan nasıl kuruluyor?

Bağlanmak istiyoruz, bağlantılarla kendimizi daha güvende hissediyoruz. Ama yaşadığımız evrene, bütüne bağlanmak yerine, küçük sınırlar içinde, belki de sadece tesadüfen birarada olduklarımızla bütün olduk sanıyoruz. Kurallar belirleyip korumaya aldığımızı sanıyoruz kendimizi. Oysa; bile isteye kendimizi kısıtlıyoruz, sınırlandırıyoruz.

Bazen yapıyor, bazen de tamamen yıkıyor, yok ediyoruz. İnsan bunun için mi yaşıyor acaba? Varoluşunun temelinde; yıkmak, kurmak, parçalara ayırmak sonra da parçaları büyütmek mi var?

Eğer böyleyse şu anda doğru yoldayız. 
Ama değilse; topluca sınıfta kaldık.




3 Ara 2012

Keşmekeş-ke

Bir kağıda, her şeyi baştan yazıp yeniden yaşama seçeneği olsa keşke. Keşkeler olmasın hayatınızda diyenler, siz ne diyorsunuz böyle durumlarda? Hiç mi çaresiz kalmıyor, her şeyi silip yeniden oynamak istemiyorsunuz? Hiç mi acımıyor canınız, kendi hatalarınızdan?

Yanlışlarından pek güzel dersler alıyor insan, evet ama bu arada yıkılan duvarlar, kırılan camlara ne oluyor? Onları geri istemek için çok geçse; nasıl hayıflanmadan durabilirim? Nasıl öfkelenmem kendime ve olanlara?

Ya ders alırken harcadığın, en kıymet verdiğin, kaybetmeyi aslında hiç göze alamadığınsa? O zaman nasıl yaşandı, bitti, geçti, diyebilirsin ki? Diyemem, diyene de inanmam. Samimi olması imkansız, bana göre.

Kıymetini bilseydin vaktinde. Çocukluk yapmadan, rüzgara kapılmadan, dosdoğru yürüseydin, o zaman.
Keşke.

21 Kas 2012

Kafabimilyon

Kendisine bile itiraf edemedikleri yüzünden, saklanmayı seçen insan. Sürekli saklanan, benliğinde kabul edemediklerini, sert bir mizacın, kendine aşırı güvenli görünmenin altına süpüren ve yok sayan adam. 

Böyle bir insanın, gece olup da kendisiyle kaldığında neler hissettiğini, kafasından ne tür düşünceler geçtiğini, çok merak ederim. Belki, yalnız kalmaya dayanamamaktandır, bu kadar sosyalleşmesi. Belki de bütün bunlar yanlış tespitlerdir ve ben aslında kendimden bir şeyleri, başka bir adam üzerinden anlatıyorumdur.

O kadar emin değilim ki hiçbir şeyden! Tanımlamalardan, saptamalardan kuşkuya düşmek, insanı ne çok yoruyormuş. Anlamaya çalışmaktan vazgeçip sadece kabullenmeyi öğrenene kadar tabii. Bu aralar, aklımdan hep bunlar geçiyor. Olduğu gibi almak ve kabul etmek. Anlamaya çalışmadan, üzerine etiketler yapıştırıp, çekmeceye koymadan. Nasıl zor, bir deneyin anlayacaksınız. 

Oysa ben, insanlara bakıp neyi neden yaptıklarına kafa yormayı, sorular sorup cevaplarıyla sonuçlara varmayı, ne çok severim. Kafa mesaimin %80'i bu eylemlere ayrılmıştır. Şimdi sen al bunları, at bir kenara ve sadece bak, gör ve yaşa. O kadar. İsimlendirdiğin an, kölesi oluyorsun her bir düşüncenin, duygunun. Sanıyorsun ki kontrol ediyor, yönetiyorsun. Ama yok öyle bir şey. Tam tersi kontrol altına giriyorsun.

Bu aralar, bunlar var aklımda. Şimdi bu yazdıklarımdan belki kast ettiğim belki de hiç kast etmediğim bir şeyler çıkaracaksınız. Anlamaya çalışmadan, sadece size sunulan bir tabak kurabiye gibi davranın, yazdıklarıma. Tadına bakabilirsiniz, elinizi sürmeden tabağı geri gönderebilirsiniz. Ben bile, kendi yaptığım kurabiyeleri ne yapacağımı bilmiyorum.

Yazının başında bahsettiğim adama ikram edip onu dinleyebilirim. Ya da o olmayan adamı unutup kurabiyelerimi tek başıma yiyebilirim. Yanında da çay olabilir mesela?




22 Eki 2012

Pusulam: Hayallerim

Hayal kurmaktan korkmak diye bir şey var. Kiminle konuşsam, hayatından memnun değil, istemediği yerde, istemediği insanlarla olduğunu söylüyor. Kurtulma hayalleri kuruyor ama sadece kuruyor. Genel, detaya inmeden kurulan hayaller bunlar. Biraz detaylandırsana dediğim anda gözler doluyor, uzaklara bakılıyor ve bahaneler, mazeretler sahneye çağrılıyor.

Başladığın işi bitirmen, söylediğin sözün arkasında durman, yaptığın şeyi hatasız tamamlaman gerekir. Böyle derler hep bize. Bilmezler ki bunlar bizim elimizi ayağımızı bağlar, adım atmadan önce engel olarak önümüzde belirir ve en sonunda adım atmamaya karar verdirtir. Hata yapılır, bazı işler yarım bırakılır, söylenen bir söz sonradan değiştirilebilir. Tükürdüğünü yalamak değil, karar değiştirmektir bu. Aşağılanacak, hor görülecek bir durum yoktur, ortada.

Özgürleşmek için kalıplardan, dayatmalardan ve önyargılardan sıyrılabilmek, kendi kendine düşünebilmek gerekir. Düşünüp taşınıp mazeretlerinin, kendine koyduğun engellerin farkına varıp, annenin söyledikleriyle hemfikir olduğuna karar verebilirsin. Senin tercihindir, yeter ki üzerinde kafa yormuş, düşünmüş ol. Aldığın gibi saklama hayatının sonuna kadar. 

Başkasının kötü deneyimleri, ürkeklikleri, senin korkuların haline gelmesin. Nasihatler değerlidir, yaşanmışlıklar, başkasının da olsa hikayedir, dinlemekte fayda vardır ama kullanmadan önce ambalajı açıp, dokunmalı, elinde evirip çevirmelidir insan. Yoksa, naylonundan çıkarılmadan salonda duran koltuk takımı misali emanet gibi yaşarsın hayatını. Yazık değil mi?

Azıcık cesaret lazım hayal kurmak için. Sonra istersen tamamen değiştir. Sözleşme yapmıyorsun ya. İstediğin gibi şekillendirir, yazar, siler, bozar, yeniden kurarsın. Tadını aldıkça hele de bazı bazı gelişmeleri fark ettikçe işte o zaman güvenle hayal kurmayı öğrenir, hayatını mızırdanmalar içinde geçirmezsin. Kurban olmak kolay. Asıl mevzu, ipleri eline alıp, nereye gideceğine karar vermekte. Her kolaya kaçışta, neler uçup gidiyor elimizden acaba? 

Ben sürüklenmek değil, yürümek istiyorum. Sakin adımlarla, etraftaki kokuları, renkleri fark edip sesleri duyarak ve tadını çıkararak. 

Canım Deniz'in yazdığı şu yazıyı okuyun ve hayal kurmanın masal değil, tamamen gerçeklikle ilgili olduğunu görün. 
Umutla dolun ve öyle kalın.

16 Eki 2012

Hayat bazen çok flashback

Öğretmesi bol, sıkıntılı mı sıkıntılı bir üç seneyi geride bıraktım. Geçti diyorlar, onların yalancısıyım yoksa henüz hissettiğim çok net bir sıkıntı geçişi yok. Ama bir takım  güzel hareketlenmeler de olmuyor değil.

Neler öğrendin tatlım? diye sordum kendime bir hafta önce ve hepsini yazdım turuncu kaplı deftere. Zaten bu üç senenin sıkıntısı ve arada nefes alışlarına da, bir şekilde tanık o defter. Rutine girdiğim anda yaptığımdan soğuduğum için günlük diye de çağırabileceğimiz defterimi, bazen her gün aksatmadan bazen de on ay sonra filan elime almışım. Yani defter sadece yazdıklarımla değil, zamanlamalarımla da ipucu veriyor bana, benim hakkımda. Zamanlamalarımla ne zorlama bir kelime? Okusanıza sesli. Zamanlamalarımla.
Değil mi?

Defteri öylece bırakmamak ve azıcık kendimi sarsmak için aldığım dersleri de yazdım, geçen gün. Okurken ve bunları düşünürken, yaşanmışlıklara, yaptıklarıma, hissettiklerime geriye yolculuk kapsamında yapığım bu ziyaret, ruhumu daralttı dersem yalan olmaz.

Defterin özetini çıkarsam; içeride en çok, insanlar konusunda sıkıntılar, dersler, ders alamamalar, kafama zorla, vura vura öğretmeler var. Yalan söyleyenler, bunu alışkanlık haline getirenler, kendini kabul ettirmek, sevdirmek için hizmette, yalanda dolanda sınır görmeyenler, sırf farklı oldukları için herkesin kaçtığı ama benim yakınlaştığım insanlarla uğradığım hayal kırıklıklıkları ya da batağa düşmüş gibi içinden çıkamamalar. İş hayatındaki olaylara girmiyorum bile. Gerçi bu insan deneyimlerinin büyük çoğunluğu, plaza hayatından yadigar ya.

Zaten 2009 yaz sezonunda başlayan yazılarımı arada okuduğumda, içimi afakanlar basıyor. Ne çok öfke, insanlara isyan, nefret, kendimle kavgalarım var diyor ve adeta yazdıklarımdan utanıyorum. Evet utanıyorum. Sözlerimi geri alamam, söz uçar, yazı kalır vsvsvs. Utanmakla beraber acıyorum, kızıyorum o hallere düşüşüme, neyse sonra bu şekilde olmasa; koca kafam almayacaktı, anlamayacaktı mevzuyu diyor ve devam ediyorum.

Bu arada, hikayenin içinde, gerçek dostlar, gerçek dostun nasıl olması gerektiğine dair bir sürü yaşanmışlık da var. Sadece kötü şeyler olmadı, elbette. Üç sene önce hayatımda sadece bir tane gerçek arkadaşım varken şimdi bu sayıyı %100 arttırdım, artık iki kişi var. Tamam dalga geçtim yahu. Daha çok arkadaşım, dostum oldu. Daha çok dediysem, kendi meczup-çapımdan bahsediyorum. Beklentileri yükseltmeyelim.

Kapıyı biraz aralayınca girenler, evin daimi konukları oldu. Hoşgeldiler, safalar getirdiler. Hazır, yemek, kek, börek yapmaya da başlamışken; aaa bir tane daha almazsanız ölümü görün, diye bunaltabilirim onları. 
Yaşasın!

 Demem odur ki Aslı, merak kediyi öldürür. Ne alaka demeyin, alakanın dibindeyiz.



17 Eyl 2012

Güz

Asıl bu mevsimde tatile gitmeli. Herkesin evine döndüğü, sahilin kalabalığını attığı, güneşin hırçınlığı bırakıp, sakin sakin ısıttığı sonbaharda.

Biraz önce balkonda, yağmur, deniz gibi koktu bana. İmbat estiğinde, akşam saatlerinde, insanın genzine dolan iskelenin ıslak tahtalarının kokusu ve mis gibi deniz kokusunu hatırlattı.
Sahildeki gazinoların, müşteri olmadığı için korkunç müziklerini çalmıyor olmaları ve sadece denizin şıpırtısıyla haşır neşir olmak, hangi ruha iyi gelmez ki?

Sonbahar, yaz sonrası geldiğinden ve adındaki 'son'dan mütevellit hüzün-hazan uyumunu da yanına alıp, içimi burkar benim. Gel gör ki; eskiden cıvıl cıvıl yazın bitişi hüzünlendirirken şimdilerde, sakinliğin peşine düşmek, yaş almanın yan etkisi sanırım.

Yine de bir ilkbahar değil, elbet. Doğanın uykuya dalmaya hazırlandığı, yeşillerini sarartıp, döktüğü bir mevsim, bebek yapraklar ve çiçeklerin dallarda belirdiği ilkbaharın yerini tutamaz, deli gönlümde.

Bu sene kış bana düşman gibi gelmiyor. Efendi gibi yazla vedalaşıp, sonbahara saygıda kusur etmeyip, kışı da kulağımın arkasında, iki sarı yaprakla karşıladım mı, bilirim ki oldu bu iş.


10 Eyl 2012

İnsan etkisi


Çelişkileri normal karşılıyorum. Hatta bir insanın kendisiyle çelişmesi, düşündüğünü, sorguladığını, kendisini yokladığını gösterir, bana göre.

Ama iş ahkam kesmeye gelince, o çelişkilere ve o insanlara karşı aniden vahşileşesim geliyor. Sırf birilerine laf sokmak, en doğru benim dediğimi kanıtlamak için bir laf edip, iki gün sonra o lafın tam tersi bir davranış gösterir ya da beyanatta bulunursan, kusura bakma ciddiye almam seni, almazlar. 

Kendisinden fazla emin, düşünceleri sabite bağlamış halde yol alan insanların kıt akıllı olduklarına inanıyorum. Bir karara varıyor ve farklı görüşler de gelse, yok ben tamamım, bu böyledir diyor. Öğrenmeye de, anlamaya da kapatıyor kendisini.

Sosyalleşmeden, aralarına girmeden, internette tanık olduğum insan davranışları yazdırdı bunları, bana. Yalnızlığı seviyorum, insanlar beni yoruyor, kendi başıma olmak istiyorum derken; internette vakit geçirerek, gündelik hayatta sinirlendiğim ya da görmemek için uzak durduğum insan tiplerine kendimi yine maruz bırakıyormuşum. Az önce fark ettim. 

Sadece kanlı canlı görmesen de; insanlar yazdıklarıyla aynı etkiyi yaratıyorlar aslında. Bir insanın yanından, konuşmasının ortasında kaçmaktan daha kolay, bilgisayarı kapatmak. Fakat yine de maruz kalıyor musun? Evet. Bu da çelişkinin şahı mı? Şahı. 

Yılmaz Özdil gibi cümleler kurmaya başladım, susturun beni. Siz de bana maruz kalıyorsunuz şu an, benim sabahın köründe uyanmış, saçmalıklarla dolu kafamın içindesiniz. Sinsice sizin beyninize sızıyorum, kelimelerimle.

Hepsini toparladığımda, akıl bana şu mesajı veriyor: İnsanın kendisini fazla ciddiye almaması lazım ama bazen de fazla ciddiye alması lazım. Kendine bir şeyler katmaksa konu, ciddiye al, alabildiğin kadar. Ama ben akıllıyım, ben şöyleyim, ben şunu okudum, buna kafa yordum diye, karşındakini dinlememeye getiriyorsan işi; hah orada dur, vitesi geri al ve yeniden gel.

Ehliyetim bile yok, araba kullanmaya hiçbir zaman özenmedim ama bak nasıl da arabalı, sürücü dilli metafor yaparım icabında. Hey yavrum be, kendimi seve seve gidiyorum ben. Siz de başınızın çaresine bakarsınız.



6 Eyl 2012

Neyin yazısı bu?

Yaz sonunda, sabahların başka türlü bir kokusu, nemi olur. Az önce derin bir nefes aldım ve içim tazelendi sanki. Çocukken, ben sokakta oynarken; sabah ve akşam saatlerinde, işe giden, işten çıkan sokak sakinlerini izlerdim. Hep de kadınlara bakardım çünkü onların kılıkları, mevsimsel değişiklikleri yansıtırdı.

Yazın, yavaş yavaş tenlerin rengi değişir, çoraplar çıkar, genelde tek parça tiril tiril elbiseler ya da etek-bluz kombinasyonları devreye girerdi. Renkler neşelenirdi ve ben duvarın üzerinde oturup, izlerdim, geçiş törenini. O zaman yazık işe gidiyorlar bu saatte ya da akşama kadar çalışıyor garibanlar, diye düşünmezdim. Sanki işe gitme amaçları sadece giyinip, evden çıkmakmış gibi gelirdi.

O kadınlardan biri olmayı hayal edip etmediğimi hatırlamıyorum. Aslında olması gereken bu zaten diye, hayal etmeksizin, ben de öyle olacağım diye düşünmüş olma ihtimalim yüksek.

Sonradan, işe gidip gelirken; kışın değil ama yazın, ben de bir çocuğun hatıraları içine girecek miyim, diye düşünürdüm. Çok düşük bir ihtimal çünkü artık çocuklar sokakta oynamıyor.

Bu sene, okul öncesi tüm hazırlıkları dün itibariyle tamamladım. Benim gibi, elimde iş varsa bitmeli rahatsızlığından muzdarip bir insan için rahatlatıcı oldu bu.  Sorumlulukları, yerine getirmek zorunda hissettiğim, üzerimde baskı gibi algıladığım için sevmiyorum sanırım. Geçmiş senelerde, okul açılmadan bir gün önce biterdi bu işler. Bir farkı da olmazdı. Ama şimdi bitti ve daha huzurluyum.

Ev kadını olmak, evde kahve içip, kitap okuyup, bol zamanda yemek yapmak değilmiş. Üç haftadır, bitmeyen ve çözülemeyen beyaz eşya arızalarıyla cebelleşiyorum. Eve usta gelmesinden, onlarla uğraşmaktan epey nefret eden bir insan için Çin işkencesinden farksız, yaşadıklarım. Şikayetçi miyim? Hayır elbette ama her durumun kendine göre artıları, eksileri var demek istiyorum. Mevcut durumumda, artıların sayısı her türlü fazla fazla, endişeye mahal yok. Ama bugün artık çamaşır makinasının dize gelmesini ve beni daha fazla bunaltmamasını rica ediyorum.

Çok güzel, özel ve hayatımda ilk niteliği taşıyan bir yaz geçirdim. Yaz bitince, okul başlıyor ya da iş var hissi olmadan sonbaharı karşılamak çok güzelmiş. Düşünüyorum da senelerce acı çekmeden, bunun tadını çıkarmam pek mümkün olmazdı. Ya da kendimi kandırıyorum, bilmiyorum.

Ben bu konuda yazmayı ne zaman bırakacağım? Görmemişin oğlu olmuş misali, oğlum göster pipini amcalara, demekten alamıyorum kendimi.