31 May 2011

Kop kop kopp-tummm!

Nereye gidersem ne yaparsam yapayım, İstanbul'u seviyorum işte. Söylensem de zırlasam da bakmayın bana, bu şehre dönmenin tadı başka. Ayrıca yazmayı da çok özledim. Aklıma bir sürü şey geldi, klavyemden uzaktayken ve not almadığım için şu anda hiçbiri yok. Zamana bırakıyorum, bir olayla veya görüntüyle tetiklenip, gelirler bana geri, biliyorum.

Çok yumuşağım bu aralar. Yani duygusalım anlamında. Kalbim aşkla doluyor, seviyorum gördüğüm her şeyi, öpmek istiyorum hatta. En son sahilde Allah bağışlasın bir kadın ve adam gördüm, nereden gelmişler, uzaydan mı bilemedim, o derece güzeller. Tutamadım kendimi önce adamı sonra kadını öpüverdim. Hoop ne yapıyorsun demelerine kalmadan, kaçtım öpücükten sonra. 

Arkamda bir kaç garson ile kısa bir tur attık sahilde. Yakalandım tabii, günde 25 dakika yürümeye alışmış, onu da azıcık hızlandırınca tık nefes kalan, hımbıl halimle taşların üzerinde kiminle aşık atacağımı sanıyorsunuz? Kimseyle. Yürümeyi yeni öğrenmiş, bit kadar bebe bile galeyana gelmiş, peşime düşüp, bacağımı tutmaya çalışırken anladım ki yolun sonuna gelmişim.

Neyse, kollarımın altından yakalanmış, ayaklarım yerden kesilmiş halde güzellerin karşısına bıraktılar beni, köpek yavrusu gibi. Ulan içimden bir öpücük daha gelmez mi kan ter içinde, bileğim burkulmuş karşılarında dururken?

Bir daha mı geleceğim dünyaya diye Allah ne verdiyse atılıyordum ki üstlerine, garsonlar yakaladılar yine koltuk altlarımdan, höst noluyorsun diye. Neyse, öyle bakıyoruz birbirimize ve bende başlamış olan hareketlenme durmak bilmiyor, yarım ağız özür diledim, pek güzel geldiniz gözüme, ben güzel şeyleri severim, öperim, nah bakın şu taşı beğendim şu anda, onu da öpüyorum diye az önce öküzden hallice bir adamın, denizde biriktirdiği balgamını püskürttüğü taşı öptüm, korkumdan.

İyice salaklaştı herkes ve ben elimde taş, dudağımda balgamdan kalma bir ıslaklıkla öyle kalakaldım. İğrenç bir deneyimdi, evet.
Tatil de böyle geçti işte.
Yok be, yalan söyledim, öper miyim balgamlı taşı hiç? Taş gibi ama tanımadığım insanları da öpmem ayrıca. 
Onlar beni öpsün, hıh!

27 May 2011

Nereye Böyle?

Hani, üç sene sonra bunun hiçbir önemi olmayacak ya?
Olmayacak Aslı, boşver gitsin be.
Üç seneye kalmaz unutursun hatta, dersini aldın, uzatma ama hala kalbim bile farklı çarpıyor, bütün gün devam eden çarpıntı da yordu. 

Böyle zamanlarda, sadece ağustos böceği ve kuş seslerinin arasında ağaçların altında kamufle olmak istiyorum. Öyle kamufle olayım ki karıncalar bile hissetmesin beni, rahatsız etmesinler.

Başımı kaldırdığımda gökyüzünü göremeyecek kadar sık ağaçların arasında, yine de aradan sızabilen güneşle ısınayım. Huzurdan başka duygu istemiyorum, mutluluk bile olmasın. Sadece huzur. Denizin dibine girdiğinizde bir anda dünyadaki her şey durmuş ve başka bir alemde farklı bir hayatın içinde gibi hissedersiniz ya, işte öyle olsun.

Yarın öğleden sonra buna benzer bir yerde olacağım, hayal kurarken, denize, ağaca kavuşacağım. Ama biliyorum ki kendimi tatile bu halimle götürürsem; ağaç, deniz falan hiçbir şey yapamayacaklar benim için.

Hadi Aslı, geçti, tamam.

26 May 2011

Duvarların dili var

Uzun zamandır hep aynı şeyleri yapıyorlar. İşe gidip gelmeler ve akşam televizyon, kitap, sohbet derken günlerin tekrarlardan öteye geçemeden, ellerinden kaçtığını fark etmeden, benimle kalıyorlar. Bazen huysuzluk yapıyorum, rengimi karartıyorum, belki beni öyle görmek onları rahatsız eder ve çıkarlar dışarı, farklı şeyler görürler diye. Ama hayır, benim huysuzluklarımı tedavi edip yine oturuyorlar benimle, her akşam, her gün.

Kavga etmiyorlar en azından diye yaşlı ve çok görmüş bir ihtiyar olarak seviniyorum. Daha öncekiler çok kavga ederlerdi. Sevgisizlikten birbirlerine en acıtıcı kelimelerle işkence ederlerdi. Küçük kızlarını hep odasında, başını ellerinin arasına almış, ağlarken görürdüm, kıyamazdım o miniğe. Ama hayat böyleydi ve onun şu anda yapabileceği bir şey yoktu. Sakinleştirmeye çalışırdım onu, sırtını verdiği yeri ısıtıp, kendimce şefkatle dokunurdum ona. 
Çok insan gördüm, bekar olanı, ailesiyle yaşayanı, aralarında kim en mutlusuydu diye sorarsanız; çok düşünmeden cevap verebilirim. Çok yaşlı bir kadın vardı, hastaydı, yalnızdı. Bütün gün camın önünde otururdu ve kah kitap okur kah televizyon izler ama en çok da sokaktaki insanların hayatını yaşardı.

Kedilerin oynaşmasına gülümserken yüzü gençleşirdi. Her sabah apartmanın önünde buluşan liseli sevgilileri izlerken, onların aşkıyla kendisine dokunur, yanakları pembeleşirdi. Onların ayrıldığını anladığında aşk acısı çekerdi, onların üzüntüsünü sahiplenirdi.

Ama ne olursa olsun, onda diğerlerinde olmayan tek şey, hayatı anlamlı bulmasıydı. Kendisinin içinde olmadığı hikayelerde, oyuncuların yerine hislenip, onlarla duygu paylaşarak aslında yeniden yeniden yaşamasıydı. Böylece sadece bir ömür değildi onun yaşadığı, çevresinde gördüğü, tanık olduğu tüm hayatları yaşıyordu aslında. Çünkü hayatı seviyordu, acıları da mutluluklar ve sürprizler gibi kabullenerek, gözleri yaşla dolsa da kalbinde hissederek yaşıyordu.

İnsan ne için hayata geliyor? 
Hep pembe düş bulutlarının arasında gülümsemek için mi ya da kara bulutların arasında kaybolmak için mi, gözyaşları arasında?

İkisi de olmadığına göre hayatın sırrını bulabilirseniz ki gözünüzün önünde, ne mutlu size...

Benim için hava hoş!

ve şu klip

25 May 2011

Vahşi Fantezilerim

Ya birisini her düşündüğünde nasıl aynı şiddette sinirlenebilir insan ve bu kaç sene devam edebilir? Kurtulmak istiyorum. Şu ara sürekli düşümde Kurtuluş Savaşları kazanıyorum. Uyanıyorum ve kurtuluş falan yok, aksine aynı tas aynı hamam.

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz sözünü sevmiyorum. İş falan yapmak istemiyorum, laflarıma baksınlar biraz. 

Ayrıca her fotoğrafta aynı şekilde sahte sahte gülümseyen insanlardan da haz etmiyorum.

Ben konuşurken karşımda güneş gözlüğü ile oturanlara müdahale etmek istiyorum, gözleri görmeden cümle kuramıyorum.

Önceden on farklı alternatifi düşünüp, kırk sekiz tane plan yapan insanları sevmiyorum. Planlarına göre hareket etmediğimde suratları asılınca, o suratı dağıtasım geliyor.

En sevdiğim şarkıyı dinlerken bet sesleriyle şarkıya eşlik edenleri dövmek istiyorum. Hele bir de ıslık çalarlarsa kafa göz dalmak istiyorum.

Lafı evirip çevirip, içlerini açık etmeyen insanları narkozsuz ameliyat etmek istiyorum.

Sitem eden insanları toplayıp, sıra sıra ipe dizmek istiyorum.
Dağın haberi bile yokken ona küsen tavşanları kovalamak istiyorum.

Ama en çok da şu keçilerimi kovalamak istiyorum.

Neyse şarkı dinliyorum, havam yerine gelmeye başladı, ellemeyin.

24 May 2011

Yoldan çıkmak lazım

Hayatın anlamını, herkesin gittiği okullara gidip, herkesin çalıştığı yerlerde çalışıp, hafta içi iş arkadaşlarımızın bahsettiği yerlerde geçirip, yaşamak sanıyoruz ya, çok üzülüyorum.

Basmakalıp eğitim sistemi, evde ona benzer kalıplarda ahlak, davranış setleri, alınan oyuncaklar, gelecek planları... O en sevdiğimiz, canımızdan çok değer verdiğimiz çocuklarımızı da kendi köleliğimizin içine hapsediyoruz, farkında mısınız?

Sonra plazanın alt katında kahvaltı masasında, kendinden ve hayatından mutsuz insanlar durmadan söylenip işe gelip, hiçbir şeyi değiştirmeden yaşamaya devam ediyorlar. Değiştiremezler ki...

Hayal güçleri bununla sınırlı. Okulda bunu öğrendiler, evde aileleri onlar bu hayatı yaşasın diye borç harç içinde bir hayat sürdüler. Bu dünyanın dışında nasıl bir dünya var, bilmiyorlar, hayal bile edemiyorlar.

Başarı kavramları, kurumsal bir yere girip çalışmak, kendisine benzer iş arkadaşlarıyla gün geçirmek, bir kaç eğitim alıp, uzmanlaşmak, asla kurtulamayacağı bir hayatın kölesi olmak. Bu arada herkesin gittiği okullar falan derken, Türkiye'de yaşayan insanların küçük bir kısmının yaşamaya gücünün yettiği bir hayattan bahsediyorum ve anne babaların, maaşlarının büyük kısmını okul parasına yatırdıkları bir eğitimden. Yani, bu söylenen insanlar bir çok kişiye göre çok şanslılar, nereden baktığınıza bağlı olarak.



Hep düşündüm, Can doğduğunda gidelim küçük bir yere ve orada yaşayalım, O da esir olmasın bizim olduğumuz klişelere, diye. Ama her gün şikayet ettiğim bu hayatın konforlu kısımlarını bırakmayı göze alamayıp, risklerinden korkup, artık çıkılması çok zor olan düzenin içinde kaldım. Eğer eşim de benim gibi düşünseydi, gerçekten yapma ihtimalim çok yüksekti, öyle geliyor. Belki de o ısrarla istese ben korkup, onu vazgeçirecektim.

Tutkuyla bağlandığın bir iş, merak, inanç, bilmiyorum ama insanı hayata bağlaması gereken bu aslında. Her insanın kendisini yaşaması, ifade etmesi için böyle bir şeye ihtiyacı var.

Güneş tutulmasını izlemek için dünyaayı dolaşmak, durmadan bu konuyla ilgili bilgi toplamak. Farklı kültürler tanımak için bir sürü ülke gezmek, yardım etmek için kendini seferber etmek ve tüm kaynağını yardım etmek istediği insanlara, hayvanlara aktarmak.

Gerçek olan budur. İnsanın ne istediğini, ölürken içinin rahat gitmesi için hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini önceden fark edebilmesidir.

Yoksa çoğunluğa uyup, kalıplar içinde yaşamak, birbirinden bu kadar farklı insana nasıl iyi geliyor olabilir ki?

Para, ev, araba, telefon, tatil dışında gerçekten ruhumuza kattığı ne? Tamamen maddesel ihtiyaçlar bunlar ve biz bu maddelerin peşinde ömrümüzü geçirmeye dünden razı olduğumuz gibi, bizden sonra gelenleri de buna hazırlıyoruz.

Fenerbahçe kutlamaları sırasında düşündüm, ulan hayat elimizden gidiyor kalkın yürüyelim sokakta desem, yanımda bir kişiyi bulamam. Oysa herkes nasıl da birdi, sokaktaydı, Fenevli olmalarına rağmen hayran hayran izledim, insanların o ihtiraslı, neşeli hallerini. Acaba futbol veya tuttukları takım dışında başka neye böyle tutkulular dedim, içimden.

Onun için herkes mutsuz, hafta sonunu bekliyor, tatil için gün sayıyor.
Bu hayat bize rutini devam ettirmekten başka ne sağlıyor?

Müzik: Hooverphonic

23 May 2011

Şeker olsam...

Elimde bir şeker sepeti olsa; sevdiğim ve değer verdiğim insanlar için sepetten o an, en sevecekleri şekerlemeyi çıkarıp versem. Onlar gülümsese, gözlerine yansıyan gülümsemeyi görünce benim de içim gülümsese.

O sepetin içindeki şekerim ben. Benden bağımsız, çok mutluyken aniden sevdiğinin üzüntüsüyle tadı buruklaşan, mutsuzsa; karşısındakinin sevinciyle yeniden tatlanan bir şeker.

Benim düşüncelerimi, hissettiklerimi bir kenara atıp, bambaşka duygularla dolma kapasitesi çok yüksek, benden bağımsız bir sistem var içimde. Adı kalp.
Kalbimi kontrol etme şansım yok. Akıl kontrol edilir, davranışlar kontrol edilir ama kalp edilemez.

Bir şeye çok sinirlenirsin ve içinden gelen duyguyu durduramazsın. Sadece sonrasında göstereceğin tepki, davranışlar, aklın devreye girmesiyle bazen değişir bazen aynı kalır ama son söz akıldadır artık.

İnsanları kalplerinden geldiği gibi davranmaktan alıkoyan da bu kontrolsüzlük hissi, sanırım. Kimse kontrolsüz olma riskini almak istemiyor ve aldığı kısıtlı zamanlarda bile direksiyonu kalbe vermekten içten içe, ölesiye korkuyor.

Mesela çok tanımadığım ama o an iyi hislerle dolu olduğum birisine durup dururken sarılsam; sarıldığım kişi dahil, herkes farklı bir şey düşünür, hisseder.
Oysa o anda "şeker" olmuşumdur ve kendimi sunuyorumdur, en yalın halimle.

Her gün kafamdan geçen yüzlerce düşünce içinde, bana o kucaklama anını yaşatacak veya beni durduracak olan şey; kendime ne kadar değer verdiğim.
Aslında özetle şu sorudur:
İçimden gelen mi değerli yoksa başkalarına nasıl görüneceğim mi?

Ömrüm, bu iki seçeneği tartmakla geçiyor.
Oysa ben sadece şeker olmak istiyorum.

Uçuş mode on ama sonra off offfffff offfffffff


Bastırılan tüm duygular, insanın canına okuyor. Ofluyorsun, pofluyorsun, aptal aptal bakıyorsun etrafa.
Ama bir delik bulup da sızdırmaya başladığında arkası geliyor ve sonra müthiş bir hafifleme hissi.

Yaşanmadan kalan her şey yük insanın omzunda, kalbinde ama hayat ve dayatmaları bu yükü omzuna yüklemeye çok istekli, her zaman. Kontrol mekanizmaları, öğrenilmiş çaresizlikler, sana arkadaş gibi davranıp, çelme takıyorlar her koşmaya yeltendiğinde. Hatta yürümene bile izin vermiyorlar.

Gözünü ve kulağını kapatıp, çelmelere yenilmezsen ne oluyor, işte ben orasını bilmiyorum. Bilsem seve seve söylerdim, herkese yapması için salık verirdim. Üzgünüm bilmiyorum. Kaçak noktalardan dumanı sızdırıyorum ama asıl duman üreten benimle birlikte kalmaya devam ediyor.

Şu anda sızdırmış Aslı ile beraber olduğum için sabahtan beri neşeli şarkılar dinliyor, herkese laf yetiştiriyorum, enerji topağıyım Maaşallah. Akşama plan yaptım, eğlence de katılırsa bu çorbaya, tadından yenmez, size diyeyim.
...................................

Bu yazıya dün başlamış ve aniden evden çıkmam nedeniyle yarım bırakmıştım.
Şimdi, en sonunda gece ve gündüz iki günü sokaklarda geçirmiş ve yorulmuş halimle yazıyı nasıl devam ettiririm, bilmez durumdayım.

An geliyor, o biriktirdiklerimi püsküresim geliyor dışarı ya da onların peşinden gidesim, sonra başka bir anda iyi ki gitmemişim diyorum. Sonra yine yeniden aynı duygular ve düşünceler tekrar yaşanıyor.
İşte ben buyum. Bir ileri, bir geri, bazen ilerilerle geriler birbirini götürmüş, olduğu yerde kalan ve bakan.

Uçuş modunda değilim, yazıya başladığım 32 saat önceki gibi. Daha durgunum şu anda. Sızdırmadan mı tamamen sızdırmamış olmaktan mı bilemem.
Bayılıyorum bu dengesizliğime.

Şaka be, bayılmıyorum tabii ki. Yoruluyorum daha çok.

20 May 2011

Hikayeler

Şimdiki aklım olsa, hep özel bir sevgi ve ilgi beslediğim yaşlı kadınların ve adamların hikayelerini daha can kulağıyla dinlerdim. Not alırdım, unutmazdım. Hikayelere daha çok saygı duyar, ders almasam da beynimdeki raflarda onlara özel bir yer ayırırdım.

Bir insana doğum gününde hediye vermek veya güzel sözler söylemek elbette güzel ama aslında en güzel hediye, ona yeni girdiği yaşında bir sürü güzel anı vermek. Yeni bir yaş eskidiğinde; geriye dönüp bakarım ve insanları hatırlarım, bana yaşattıkları duyguları. Şükranla dolarım, birlikte güzel bir hikayenin başrol oyuncuları olmuşsak. İşte o yaşın en güzel hediyesidir o hikayeler.

Son yıllarda, bir sürü insan girdi hayatıma ve sevgiyle andıklarım da çoğunlukta. Bunun için şükrediyorum hayata ve cömertliğine.

Yaşlı insanlar diyordum, dedemi çok sevmiş olmamdan mıdır bilmem, bacak kadarken bile ayrı bir saygıya layıklardı, benim gözümde. Oyun bile olsa beni bekleyen, oturur dinlerdim onları, tekrar ettikleri hikayelerini. Ama dedim ya, bir çoğunu çocuk aklıma kaydetmeyip, unutmuşum aradan geçen sürede. Oysa şu anda size aktarılacak ne şahane öyküler olurdu onlar. 

Teyzem, yazılarımı okumuş ve geçen sene daha duygusaldın sen, yazılarının ruhu kaçmış dedi. Düşündüm de haklı, bir eksiklik hissediyorum ben de her yazdığımda. Ruhum başka bir yerlerde ve buradan yansımıyor, yansıyamıyor.

Küçücük bir mesajla günümü şenlendiren küçük kız mesela ya da beni dinleyen ve anladığını gözlerinden okuduğum bir başka küçük, onlar ruhumu görüyor ama gözleri bakmayı bildiği için. Görünür kılamıyorum içimdekileri, kapalı kutular içinde her bir düşünce.

Kim bilir açarım belki kutuyu, cesur davranırım bir gün. Belki de yaşlandım ve sadece gözlerime bakanlara anlatabiliyorum kalbimdekileri.

19 May 2011

Yaktım Gemileri!

-mış gibi yapanlardan ve taklitçilerden hiç hoşlanmıyorum ya! Kendisini kabul ettirmek için hissetmediklerini söyleyen, olmayan hikayelerde kendine başrol veren, çıkarı için sevmediğini seviyor gibi yapanlar, midemi bulandırıyor. İnsan, ne kadar küçülebilir, başkasının sevgisi için? Oysa küçük değil büyük insanlar sevilir, gerçek boyutunda olanlar, en çok da.

Gözümün içine baka baka yalan söyleyen insanları tokatlamak istiyorum en şiddetlisinden. Beni salak yerine koyduğuna kızmıyorum, kandırabileceğine dair inancına sinirleniyorum. 

Küçük beyinli, kocaman egolu, kendine güvensiz, zavallılar güruhu. O kadar sevgi ve kabullenilme açlığı içindelerdir ki; sen onları o hallerine rağmen, içinde bir ışık görüp seversin, bunu bilirler ama yine de alamazlar kendilerini, sonsuz kandırmaca oyunundan. Seni ayakta götürdüklerini sanırlar ama sadece kendilerini eğlendiriyorlardır, ancak fantezilerinde götürebilirler, o kadar.

Bir de kendi tarzı olmadan sürekli en moda olan kıyafetleri, hobileri, akımları takip edip aynısını uygulayanlara deli olurum. Bir sene öncesinden derin bir araştırmaya girişir, kendilerince olmak istedikleri, taklit etmeye karar verdikleri kadın-erkeklerin yaptıklarını, yediklerini, giydiklerini, düşüncelerini öğrenip, aynısını yaparlar. Bunlar da çok zavallıdır maalesef. Ömürleri başkalarının hayatlarının tekrarıyla geçer. Yazık.

Tüm bunların ortak noktaları "yalan" olmaları esasen. Kendisi olmaktan aciz tüm bireyleri, onlar için düzenleyeceğim Maskeli Balo'ya davet edip, kapıyı da sonsuza kadar kapatmak istiyorum.

Alâ!

17 May 2011

Kontrol Kalemleri

Yolun kenarında duran kedi, yere oturmuş, ayağını kaldırmış poposunu yalamak üzere başını eğiyordu ki; caddeden geçen arabanın gürültüsüyle bir an mahallenin meraklı kadınları gibi, yaptığı işi bırakıp, ayağı havada, yola baktı.
Duruşu, temizlenmesi, kendi cinsinden canlılar için gayet normal olduğundan, nerede olduğuna bakmasızın, ulu orta poposunu yalama özgürlüğüne sahipti.

Bazen rüyamda herkesin ortasında, soyunduğumu ya da çişimi yaptığımı görürüm ve o an duyduğum utançla alarm çalmış gibi uyanırım. Kontrol mekanizmaları rüyamda bile izin vermez o utancı kendime yaşatmama.

Bir arkadaşım, kontrol kalemi yuttuğundan şüpheleniyordu bir zamanlar. Küçük kontrol kalemleri var piyasada. Kimisi evdeki düzeni sağlamakla ilgili, kimisi aşk meşk işlerinden sorumlu, kimisi ahlaki konularla ilgileniyor, kimi iş hayatının piri.

İnsanlar, bunlardan bir veya birkaçını yutuyor ve o andan itibaren en ufak bir sınır dışı harekette DAAT DAAT DAAAAT!!! diye uyarı alıyorlar. Böylece hep çizginin içinde, kendi belirledikleri kurallarla hareket edebiliyorlar.

Mesela, sokağın ortasında, kulağındaki şarkıdan esinlenip, yanından geçen güzel kadının elini tutup, şöyle bir döndürüp, yoluna devam edemiyor.

Başkasının yıkadığı bardaktan su içemiyor, evde her şeyi hep aynı düzende saklıyor.

Sokakta kendisine gülümseyen güzel gözlü adama gülümsemek yerine, başını önüne eğip, içinde kalanla yürümeye devam ediyor.

Küçük kontrol kalemleri kusmak istiyorum!

16 May 2011

Güneşimmmm!

Aman Allahım ne kadar özlemişim gerçek bahar havasını. Bahçelerden gelen, yeni biçilmiş çimlerin kokusunu doya doya içime çektim, bugün yürürken. Hava koşullarını, plan yapmama rağmen zorunlu nedenlerle, iki gündür evden çıkmamamdan mütevellit anlayamamışım, eve dönerken ter içinde kaldım. Matruşkalar gibi giyinmişim sabah çıkarken ama yarına hazırlıklıyım. Mutluyum, yaz geldi be!

Bugün beynimin içine biri sünger yerleştirmiş gibi oradan irtibat kurdum çevremdekilerle. Fazla irtibat da kurmadım, sünger beynimdeki bütün suları çeker de ters bir şey yaparım, iyice tadım kaçar, diye. Kadınsı şeyler yaptım, saçlarımı kestirdim, kendimle ilgilendim. İyi geldi, eve dönerken çayır, çimen derken sünger gitti, ben geldim. Bir arkadaşım, sen evde oturunca yazmıyorsun dedi bugün. Haklı galiba, eskiden evde olmayı çok severdim ama artık içim sıkılıyor evde. Kendimi dışarı atmam lazım ama uzun süre evde kalınca sosyal ortamlara da adapte olamıyorum ki; bugün akşama kadar o hale tanık oldum. Neyse dedim ya, geçti.

Yeşil eriğe bayıldığımı söylemiş miydim? Bizim yemekhanenin çürük çarık meyveleri içinde erik bile güzeldi bugün. Sanırım bugünün dönüm noktası o eriklerdi. Onları yedikten sonra bir şeyler oldu bana, içim yeşerdi sanki. Diş kamaşmasına rağmen bol tuzla o erikleri götürürken halimi görenler, ne düşündü bilmem ama o anda umrumda değildi.
Bir şeyden çok keyif alıyorsam eğer her zaman takıldığım başkaları ne der, psikolojimden çıkıveriyorum. Çok seviyorum o anları. Kendimden çok başkalarını önemsediğim zamanları sevmiyorum ama yine de yapıyorum bunu kendime. Ne saçma oysa! 

Bugün yine Asu Maralman'ın şarkısını dinledim defalarca. Nesine takıldım bu şarkının bilmiyorum ama kendimi alamıyorum, dinliyorum da dinliyorum. 

Yolda yürürken ne kadar çok şey düşünüyor insan. Onun için sokaklara atmam lazım kendimi, aklıma bir sürü şey geliyor, gördüklerim, duyduklarım aklımda bir çok şeyi tetikliyor. Bugün çimen kokusu ve bahar. Yarın başka bir şey, bilemem şimdiden.

Hem zaten bir kedim bile yok!
Yarın görüşürüz, ben yine yollardayım.

Not: Sezen Aksu'nun şarkısında mı vardı? Bir eşikten geçmekle ilgili bir söz?
Hatırlayamadım, o eşiğe içelim!

15 May 2011

Mesela...

Şu şarkıyı dinler dinlemez gözümde şöyle bir sahne canlandı:

Sevgilisinden yeni ayrılmış, mutsuz, umutsuz bir kadın. Evde, tek başına oturuyor ve içki içip ağlıyor. Ağlamaktan gözleri yorulmuş, düşünmekten beyni durmak üzere. Sürekli neden diye soruyor, nasıl olur diyor ama cevabı bulması mümkün değil. Yaşadığı daha öncekilerden farksız biten bir aşk hikayesi. Her seferinde olduğu gibi, bu defa başka olacak diye başladığı bir ilişki ve alışılmış son. Yine de canı çok yanıyor ve şu anda sadece onu istiyor.

Kapının çalmasıyla kalbi deli gibi atmaya başlıyor. O mu geldi yoksa? 
Koridordaki aynaya bakıyor, saçları darmadağın, bileğinden çıkardığı lastikle topluyor saçlarını, düzeltiyor. Böyle görünmek istemiyor ona, ağlamış olabilir ama kendini dağıttığını bilsin istemiyor.

Kapıyı açıyor heyecanla ama o değil. Çocukluğundan beri ne zaman zorda kalsa hızır gibi yetişen ve yaralarını sarmasına yardımcı olan Murat, tabii ki. Sarılıyor ona ve yine ağlamaya başlıyor, bu sefer hıçkırarak.
Anlatıyor saatlerce, dinlendiğini ve anlaşıldığını bilmenin verdiği güvenle. Sadece ağlama nöbetleri sırasında ara veriyor anlatmaya, Murat dinliyor onu, hep yaptığı gibi, saçlarını okşuyor. Şefkatli, sevgi dolu elleriyle. 
Uyandığında, gözlerini açmakta zorlanıyor bir süre, içeriden mis gibi kahve kokusu geliyor. Gülümsüyor, nasıl yattığını hatırlamadığına göre Murat hala evde. Kalkıyor, duş alıp, kendisine geldikten sonra mutfağa gidiyor. 

Kahvaltı hazır, Murat kocaman gülümsemesiyle karşısında. O anda öpmek istiyor Murat'ı ama her zamanki gibi değil, hiç beklemediği şekilde, dudaklarından. İçten içe hep hayran olduğu ama dostluğunun hep ağır bastığı bu adamı o anda o kadar çok istiyor ki. Onun nasıl bir tepki vereceğini düşünmek bile istemiyor sadece öpüşmek istiyor. 

Murat, ne oldu der gibi bakıyor ona bu sefer, gözlerindeki bakışta bir farklılık sezdiği belli ama anlam veremiyor, ağlamaya başlayacağını düşünüyor yine. Yanına gidiyor ve elini tutup, prenses, kahvaltınız hazır, lütfen buyrun, yumurtanız nasıl olsun? diye soruyor. Özlem, gülümsüyor, aklındakileri silkeleyip uzaklaştırmak için gözlerini bir an kapatıyor ve elini tutan o nazik eli dudaklarına götürüyor, teşekkür ederim, her şey için, diyor. Bu "her şeyin" içinde o kadar çok duygu var ki; şefkat, sevgi, dostluk, güven...

Kahvaltıda ikisi de konuşmuyor. Özlem, hislerine bir anlam veremese de ilk kez tanıştığı bir adamın yanındaymış gibi heyecanlı ve tutuk. Murat, her zamanki gibi arada ona bakıp, ne durumda olduğunu hareketlerinden ve gözlerinden anlamaya çalışıyor. Acaba şu an düşüncelerimi okusa ne yapardı, diyor ve gülüyor kendi kendine, Murat'ın şaşkın halini getiriyor gözünün önüne, ne yapacağını bilmez bakışlarını hayal ediyor ve hoşuna gidiyor bu düşünceler. Kendisi de inanamıyor aslında, dün başka bir adam için içi dışına çıkana kadar ağlamışken, bugün yıllardır yanında olan en eski dostunu öpmeyi hayal ettiğine. 

- Ne yapmak istiyorsun? Dışarı çıkalım mı hava çok güzel?
- Yok, evde oturalım ama istersen sen git, zaten rezil ettim geceni, bugün de rezil olmasın.
- Hayır, ben iyiyim. Yalnız kalmak istersen gidebilirim ama gitmek istemiyorum, seni bırakırsam yine ağlamaya başlarsın gibi geliyor.
- Hayır, ağlamam, geçti. Artık bir gecelik ağlamalarla atlatabiliyorum ayrılıkları, kocaman kız oldum.
- Ah tabii, ben de ne salağım!
- Salak değilsin ve iyi ki varsın.

Murat, ayağa kalkıp, yanına geliyor ve hadi gel, balkona çıkalım, kahveni orada içersin, diyor. Özlem, ayağa kalkıyor ama kahve fincanını almak yerine Murat'ın boynuna sarılıyor. Murat da sarılıyor ona ve saçlarını okşuyor, onu teselli etmek için her zaman yaptığı gibi. Özlem, Murat'ın yüzüne bakıyor ve bir süre öyle kalıyorlar, belki beş saniye ve daha fazla düşünmeden öpüyor onu dudaklarından. Murat, önce ne yapacağını bilmez bir durumda kalıyor ama sonra o da karşılık veriyor hem de istekle.

Bugüne kadar hiç böyle sevişmediğini düşünüyor, Özlem. Sadece sevişmek değil, seksti bu aynı zamanda. Oysa daha önce körkütük aşık olmadığı kimseyle beraber olmadı, hep çok istedi, aşık oldu, arkadaş oldu. 

Şu anda yanında uyuyan bu adama aşık değildi ama yaşadığı şey hem gerçek hem de çok güzeldi. Hiçbir zaman sadece tatmin olmak için birisiyle olmayı düşünmemişti. 

Seks, aşkın tamamlayıcısıydı ama tek başına bir şey ifade etmiyordu, onun için. Şu anda, gerçekten iyi bir seks sonrası, bütün düşünceleri anlamsız geliyordu. Seks, tamamlayıcı değil kendi başına güzel bir şeydi. Sevgi, şefkat, yumuşaklıkla sarmalanması gerekmiyordu. Yanında yatan bu adamın hiç tahmin etmediği bambaşka bir yönünü keşfetmekle kalmamış, kendisinde de yeni bir keşif yapmıştı, çok hoş bir keşif.

Eğilip, öpüyor onu dudaklarından, yeni keşfinin tadını çıkarmaya devam etmek istiyor...

Şarkı: Yine Nursel'den

14 May 2011

Seksi bir şeyler

Güzel geçen bir gecenin sabahında, güneşe ve gülen yüzlere uyanmak ne büyük mutluluk. Karşıdaki anaokulunun kermesinde çalan korkunç şarkıların arasına karışan, en sevdiğim iki şarkıyı duymak da saadet veriyor insana. Mutluyum, evet.

Başım ağrıyor olsa da akşamdan kalma olsam da güzel bir gün. Kaybedenler Kulübü'nü bir kez daha seyretmek istiyorum. Asu Maralman'ın şarkısını günlerdir arka arkaya dinleyip, gaza getirdim kendimi. 
Geçen sene bu zamanlar Serseri Mayınlar'ın manyağı olmuştum, bu sene de Kaybedenler Kulübü'nden gideyim, diyorum. 

Ben de onlar gibi seksten bahsetmek istiyorum özgürce. Aklımdan ne geçiyorsa yazmak mesela? Ama yazımı okuyan öyle çok tanıdık var ki; olmuyor işte. Sırf bu yüzden gizli blog açasım var ama aslında ben onlardan ve sizden gelecek tepkiyi merak ediyorum, bir yandan da. 

Yaramazlık yapmayı planlayıp, başına geleceklerden korkan çocuklar gibiyim. Tek farkım, onlar yaparlar, ben yapamıyorum. "Seks satar" mantığından değil inanın bana. Sadece bu aralar beynim fitillendi, fantezi yapmak değil ama aklımda bazı fikirler hatta sorular var.

Birazdan çıkacağım, çiçeğe böceğe karışıp, güneşin altında mayışmaktan güzeli var mı? 

Belki akşama seksi bir şeyler yazarım, üzerinize hafif bir şeyler alın siz, Ahah!

9 May 2011

Vakit "tamam"mış


Beynim yoruldu bugün.
Ne zamandır yani sadece bir haftadır çalışmamaktan ya da başka türlü çalışmaktan hemen pas tutmuş nankör.
En son izinden önce üzerinde çalıştığım dosyayı bulmam 15 dakikamı aldı. Hele de aradığım yerleri sonradan fark edince okkalı bir küfür geldi kendime, benden.

Eskiden bir hafta izne çıkınca şifremi unuturdum. Şimdi unutmuyorum, unutamıyorum çünkü teknoloji ile izinde de çalışıyor insan, öyle veya böyle. Mail cevaplıyor, iş gelirse ve ertelenemezse yapıyor yani şifre unutma sorunu çözüldü.

Dosya yerleri ve en son ben ne yapıyordum gibi abuk sorular için on seneye beynimize çip de yerleşir, durduğumuz yerde sistem kurar, dosya okur, iş bitiririz.

Artık dinlenme vaktim gelmiş. Boş durmak değil, hayır. Aklımı vermek istediğim şeylere adama vakti. Beynime biri çip yerleştirilmeden bunu yapmalıyım, elimi çabuk tutmam lazım. 

Allah kurtarsın ya da ben!

8 May 2011

Durmak...

Çelişkideyim.
"Anne" olamayan anneler hakkında mı yazsam, hani şu çocuklarının hayatını zehir eden, sadece adları anne olan, yoksa birden aklıma paraşütle iniveren akşam üzeri güneş batışına yakın zamanlar hakkında mı?

Herkes annesine sevgi ve minnet dolu yazılar yazarken, anneme haksızlık etmek istemiyorum. O gerçek annelerden, adı sadece anne olanlardan değil. Ben şanslıyım ama bu demek değil ki; her anne iyidir. Nadir de olsa okuduğum, dinlediğim çocukluk anılarında ve hatta büyümüş çocukların anılarında rastladığım anneler hakkında da bir şeyler yazılmalı bugün.

Durumun, psikolojin ne olursa olsun, eğer bir çocuk getiriyorsan hayata, ona annelik yapmakla yükümlüsün. Her anne gibi pasta, börek, çörek yapmaktan bahsetmiyorum. 
Saçını örerken sevgiyle başını okşamaktan, dokunduğunda kalbindeki bütün sevgiyi ona hissettirmekten, ihtiyacı olan sevgiyi ve güvende olma hissini vermekten. 

Kocanla zorla evlenmiş olsan da onu sevmesen de o çocuğa ihtiyacı olanı vermek görevin. Hatta belki de hayattaki tek görevin. Kendisi mutsuz olan bir insan etrafını nasıl mutlu etsin, sorusu bile konu çocuk olunca geçerliliğini yitiriyor. Çok mutsuz bile olsan, sana kara gözleriyle aç aç bakan o miniği doyurmak zorundasın, sadece karnını değil, hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı duygularını da.

Herkesin sevgi dolu yazıları bunu hak eden annelere giderken bu yazı da çakma annelere gitsin.

Ne diyordum? Ha, güneş batarken deniz kenarında olmak diyordum. Gerçekten yaşadığımı hissettiğim güzel anlardan birine seyahat edesim var. Artık yakmayan güneşin altında "haydi kahve içelim" ile başlayan keyif anlarından.

Bir kaç saat önce terliksiz yürümeyi imkansız kılan sıcağın ılındığı, kuma basılabilen anlardan. Şemsiyeyi kapatıp, güneşin tadının çıkarıldığı, elinde en sevdiğin kitap ya da dergiyle ve mutlaka sessizlikle nirvanaya ulaşılan dakikalardan.

Denizle buluşmalarımda müziği sevmiyorum. Çok özel bir sevgiliyle geçirilen kısıtlı ama çok kıymetli anlarda olduğu gibi sadece o ve ben olayım istiyorum. Notalar, kıyıya vuran küçük dalgaların şıpırtısı ve hafif rüzgarın sesini versin.
Güneş yavaş yavaş dağların arkasına doğru çekilsin, diğer taraftan, gece nöbeti devralacak ayın silueti belirsin. Akşam ne yapılacağı, ne yenileceği bile planlanmadan öylece durulsun.

Sahi en son ne zaman öylece "durdunuz"?

6 May 2011

Kapalı Kutu

Çocukluğumdan beri annem, hislerimi belli etmememden yakınır. Bir ara duygusuz derdi neyse sonra duygu yoğunluğumun farkına vardı da haksız tespitten beraat ettim.

Neden bilmem ama belli etmekte çok zorlanırdım duygularımı. Çok sevdiğimi, çok özlediğimi, çok üzüldüğümü. Kimse de duygusallık kötüdür diye öğretmedi ama sanırım insanın doğasında oluyor böyle şeyler.

Büyüdükçe öğrendim duygularımı ifade etmeyi, gerekiyorsa insan içinde de olsa ağlamayı. Ama hala sınıfı tam notla geçemem. Bazen birisini çok özlerim, arayıp söylemem, her gün düşünürüm, onun ruhu duymaz. Ben kendi kendime yaşarım, çok nadirdir bir mesaj attığım ya da aradığım.

Bazen bu halimi bilenlerle karmaşa yaşarız. Artık özlemiyorsam, özlüyorum da söylemiyorum sanırlar, sevgim azaldıysa hala aynıdır diye tahminde bulunurlar. Ya da gerçekten çok severim ama ruhları duymaz.

Ama bütün bunlar kimin suçu?
Tabii ki benim. Özlediğinde özledim demeyi, sevdiğinde seviyorum diyebilmeyi bilmek gerek. 

Sözsüz iletişimin dolambaçlı yollarından medet ummak saçma.

5 May 2011

Hadi düş!


Bir şarkı dinliyorum. Önce melodisi, yumuşaklığı, kadının sesinin güzelliği ile büyülendim. Sonra sözlere dikkat ettim ve aşık oldum.

Her gün daha da güçleniyorum, bu kolay çünkü daha önce hiç bu kadar zayıf olmamıştım, diyor.

Gerçekten güçlenmek, zor bir durumdan çıkabilmek için insanın dibe vurması gerekiyor. Düşmekten korkup da kendini devrile devrile ayakta tutmaya çalıştıkça zayıflıyorsun, kendine olan inancını kaybediyorsun. 

Bırak kendini, düş! Çarp yere, acısın bir yerlerin. Zaten acıyor, izin ver acının içinden geçmesine. Olmayan yara kabuk bağlamaz ama yara olmazsa da kendini göstermeyen ve ilacı olmayan bir acıyla yaşamaya devam edersin.

Düşmek güzeldir, kalkmak gelir arkasından çünkü. Kalkabildiğini kanıtlarsın kendine, bu ilk adımdır. Topallarsın biraz, ellerin acır ama kalktığını görürsün ayağa ve adım atabildiğini. Yeniden heyecanla koşmaya başladığında; hatırlarsın acıyı, acının tedavisini. Daha da hızlı koşarsın bu sefer, gözün karadır çünkü daha güçlüsündür. 

Herkesin bir hikayesi vardır. Senin de var. Düştün, canın yandı ve toparlandın, ölmedin, güçlendin. Belki böyle bir şarkı yazarsın belki düşen arkadaşlarına teselli olsun diye anlatırsın belki de düşmekten korkanlara. O düşüşle sadece kendini değil başkalarının da hikayesini değiştirirsin belki.

Korkma düşmekten, hiç düşmemekten kork!
Çünkü öyle bir şey yok.


Müzik: Room Eleven - Stronger
Haa bir de Nursel seni seviyorum!

Can çok üzgün!


Okul gezisi için verilen telefonu kaybeden Can, mutsuz bir şekilde eve girer.

- Oğlum ne oldu? (Gözler dolu ama ağlamamaya çalışıyor)
- Telefonum çalındı. 

- Nasıl?

- Yemeğe giderken odaya bıraktım ve geldiğimizde kapı açıktı, telefon da yoktu.

- Tamam, üzülme. Canım benim (burada bir kucaklama ve duygusal anlar, artık ağlıyor)

- Ama anne, yemeğe giderken odaya bıraktım ve odadan almışlar.
- Bunda senin bir suçun yok ki.

- Ama o benim sorumluluğumdu ve ben onu kaybettim!

- Evet senin sorumluluğundu ama yemekte kaybetsen sorumluluğun olabilirdi. Odaya koymakla akıllılık etmişsin aslında. Odadan çalınması senin sorumluluğun değil ki.

- Siz o telefonu bana ödünç verdiniz ve ben kaybettim.

- Bak, sorumluluk hissetmen çok güzel, gurur duydum seninle. Senin elinde olmayan bir şekilde çalınmış. Sen ne yapabilirdin ki?

- Telefonu saklasaydım keşke.

- Peki bir daha kaybolmasını istemediklerini bavuluna koyarsın.

- Ufffff &%!!!

Ya ben seni yemez miyim? Bunu demedim. Sadece duygusal bir kaç dakika daha yaşandı. 

İçim parçalandı be!

4 May 2011

Tanışma


Onu ilk gördüğümde şöyle bir süzdüm. Kendi halinde birisi gibi görünüyordu ama bir ürkeklik vardı, tavırlarında. Bu ürkekliği kapatmak için kendisine güvenli durmaya çalışıyor, soğuk ve mesafeli algılanıyordu çoğu insan tarafından. Etrafına ördüğü duvarın arkasından bakan, ürkek bir kız.

İnsanların gözünün içine bakıyordu ki; bunu sevdim. Saklayacak şeyi olmayanlar başkalarına direkt bakabilirler. Gözlerini kaçırmadan baktı bana ve "merhaba" dedi. Birbirimizi tartıyorduk, küçük bir el hareketi bile evrenin sırrını açığa çıkarmamıza yarayacakmış gibi her hareketi, mimiği enine boyuna inceliyorduk.

Birden, kahkaha attı tüm o karşılıklı bakışmanın ve analizin orta yerinde. Yersiz bir kahkahaydı ama içimden gülmek geldi, onunla beraber. Tutamadım kendimi, neye gülüyorsun diye bakan gözlerime rağmen güldüm.

Sonra o daha fazla güldü, ben de öyle. Kendimizi tutamadığımız bir kahkaha sarmalının içinde kaybolmuştuk. Şimdi insanlar bize bakıyordu, anlamaya çalışarak, yadırgayarak.

Biz sadece güldük. Gülmenin nesi kötü ki zaten?

3 May 2011

Memurun gündökümü

Gün aydınlanırken uyumuş olmana rağmen sabahın köründe, seni uyandıran telefona okkalı bir küfür sallamamak, huysuzluk etmemektir, izinli olmak. Uykun olsa da; günü istediğin gibi geçirebileceğinin verdiği güvenle yatağa geri dönmemek, üç saat uykuyla güne başlayacak kadar cesur olmaktır.

Sokağın, okula ve işe gidenler tarafından kısa sürede doldurulup boşaltıldığı anı, pencerede kuş sesleri eşliğinde izlemek, kahvaltı etmeden bir kahve ile güne başlamaktır, izinli olmak.

Simitçinin yolunu gözlemek, sesini duyduğun anda heyecanla balkona koşup, sepeti sallandırmaktır, izinli olmak. Simitle çeşit çeşit peynirle, üzerine de sıcacık bir fincan çayla damağını, mideni bayram ettirmektir.

Bugün ne yapsam diye düşünmek, plan yapmak sonra da o plana uymamaktır, hiçbir pişmanlık duymadan.
Bütün arkadaşların senin gibi çalışanlardan oluştuğu için günü yalnız geçireceğini bilmek ve yalnız değil özgür hissetmektir, izinli olmak.

Baharı, koklayarak, tadını çıkararak yaşamak, işte şimdi yaşıyorum! diye düşünmektir, izinli olmak.

Üzülmüş olsan da kalbin biraz kırık da olsa; böyle bir günü bir daha ne zaman bulurum diye, içini hafifletmektir, izinli olmak.

Normal bir günde ancak akşam saatlerinde okuyabildiğin yazıları okumak, twitter, friendfeed derken aylak aylak gezmektir izinli olmak.

Sokaklarda başıboş dolaşmak, esnafla kaynaşmaya vakit bulup ben yokken neler de oluyormuş bak, diye hınzırca gülümsemektir izinli olmak.

Rüyamda emekli oluyordum, çok mutluydum. Ancak, emekli olmak yaş almak demek. Şu yaşımı bir emeklilik uğruna feda etmeyeyim; "o zamana kadar böyle yazılar yazarsın her kaçamakta, Aslı sen de" dedim, güne devam ettim.

Evet, emekli olma fikrinden bile vazgeçecek kadar özgür olmaktır izinli olmak...

Görsel: Ahmet Coka

2 May 2011

Gözünü seveyim kişisel gelişME!


Sahte yüzler, sahte insanlar, sahte isimler, sahte hayatlar...
Gördüğümüz, konuştuğumuz herkes, savunma adı altında kendini saklama, gerçeğini göstermekten kaçınma gayreti içinde. Gerçek olanlara burun kıvırsalar da; içten içe özendiklerinden eminim, adım kadar hem de.

İnsanların çok farklı beklentileri, zevkleri, insan sevme kriterleri var. Bunların hepsine uyan bir insan olma ihtimali yok. Bir yere oynarken diğerini kaybetme olasılığı çok yüksek. Kimseyi memnun etme şansı yok bu çabanın, orta ve uzun vadede. Bir şeyler yaparak birisini seni sevmeye ikna etmek, imkansız. Çıkar ilişkisinden öte bir sonuç elde edilemez. Bu ilişkilerde, sevgi ve güven aramayın, yok. Olamaz da!

Ama yine de yalan söylemek, samimi olmaktan daha kolay geliyor. Sonu aldatmaca da olsa seçim bundan yana kullanılıyor. İnsanın en büyük kandırmacası, kendisini başka birisi olduğuna ikna etmesidir. Kendisine gözünü kapaması, duyduklarıyla, belleğinde kalanlarla tanımlamasıdır kendini. En büyük kötülüktür hayatta yaptığı. Evet, çünkü insan en büyük kötülüğü kendisine yapar ya da yapılmasına izin verir. Kendini tanımamaktan gelir bütün kandırmacalar. Kendini inandırdığı yalanları, başkalarına söylemekten neden kaçınsın ki bir insan?

Kendine yolculuk kavramı, klişeleştirilmiş, dillere pelesenk olmuş olsa da; becerememezlikten, gerçekten denememezlikten bu hali. Kendisini tanımaya çalıştığını söyleyen, yüzlerce kitap hatmeden, kurslara katılan, egzersizler yapan ama içine sindiremeyen ve okuduklarını özüne yerleştirmeyenlerin etrafta gezip, kafamızı karıştırmasından bu.
Kişisel gelişmek adına, çeşitli felsefeler, pratikler peşine düşen herkesten daha arızalı bir insan topluluğu var ki; zaten elimizle tutmadığımıza ve gözümüzle görmediğimize inanmakta zorluk çeken biz, onların kitabi cümlelerle uyguladıklarını ve huzuru bulduklarını söyleyip, ilk stres anında arıza yapmalarına tanık oldukça; kişiselden de gelişimden de tiksinir hale geliyoruz. 

Olmamış armudun "ben oldum bak tadıma!" diye tezgahtan bağırması gibi geliyor ve bir iki ısırıktan sonra duyduklarımıza değil tadına baktıklarımıza inanıyoruz.  

Bu güruh arasına girmektense; bavulu, bileti atar ya kafayı kırar gelişirim ya da odun geldim, odun giderim abi! 

Görsel: Ahmet Coka

1 May 2011

Aşk için ölmeli mi?


Nereden düştü aklıma bilmiyorum, Sezen Aksu'nun Aşk için Ölmeli şarkısı dilimde. Dinliyorum hatta şu anda. Şarkının popüler olduğu zamanlarda, aşk acıları çekerek dinlediğim günler geldi aklıma, gülümsedim. Ne kadar içime dokunurdu o zaman, aşk hakkında ne kadar az şey biliyormuşum meğer.

Aşk için ölmeli, beni yak kendini yak her şeyi yak! Tamam aşkın o delirten heyecanıyla yanmayı anlıyorum da; neden ölelim be Sezen Abla? Aşk, içini kıpır kıpır eden, dünyaları devirebileceğini hissettiren, aşığın yanındayken, sadece o ve sen varsın gibi hissettiren, harika bir şey değil mi? Neden içine acı soslar, gözyaşları, ölüme benzer duygular katmak için bu heves?

Aşk, acı vermediğinde ama her an kalp krizinden ölebilirmişsin gibi içini kelebeklerle doldurduğunda, yüzünde şapşal bir gülümsemeyle etrafa baktığında aşktır işte. Kendin olmaya devam ettiğin, başkasının varlığıyla tamamlanmadığın, bütünlüğünle seni çevreleyen başka bir kimyanın senin kimyana kattığı güzelliktir aşk.

Hep o, eksik kalan yerleri, birileriyle bilinçli ya da bilinçsiz tamamlamaya kalktığın aşkların sonunda Sezen Aksu şarkısı dinlersin. Oysa kayıp parçaların olmaksızın birisini içine alabilmek coşku verir insana, mutluluk verir.

Bir ağaca aşkla baktığında, içinde bir yerler dolmaz; ağaç olursun o anda, kendin olmaktan vazgeçmeden hem de.

İşte budur aşk, en güzelinden hem de!

Görsel: Ahmet Coka